Futbol mu, Haçlı Savaşı mı?

Futbol mu, Haçlı Savaşı mı?


Bazen bir maç sadece maç değildir. Galatasaray ile Liverpool arasında oynanan bu Şampiyonlar Ligi eşleşmesi de öyle… Kâğıt üzerinde iki kulübün mücadelesi gibi görünse de sahada ve saha dışında yaşananlar, meseleyi çok daha geniş bir çerçeveye taşıdı. Bu artık yalnızca futbol değildi; bu, adalet duygusunun, güç dengelerinin ve tarihsel hafızanın yeniden sahneye çıktığı bir karşılaşmaydı.

Galatasaray ilk 16’ya kalmış, fikstür gereği ilk maçı kendi sahasında oynamıştı. Teoride avantaj… Ama futbolun yazılmamış kuralları vardır. İç sahada alınan dar skorlar, Avrupa deplasmanlarında çoğu zaman bir avantaja değil, kırılgan bir umuda dönüşür. İstanbul’daki 1-0’lık galibiyet de tam olarak buydu: moral kazandıran ama turu garanti etmeyen bir sonuç.

Ve tam da burada hikâye kırılmaya başladı.

Galatasaray savunmasının bel kemiği, “patron” lakaplı Sanches… Kimsenin tam olarak anlam veremediği bir sarı kart. Futbolun içinde kart vardır, evet. Ama bazı kartlar vardır ki sadece oyuncuyu değil, oyunun kaderini cezalandırır. Bu kart da öyleydi. Rövanşta yoktu. Bir oyuncu eksilmemişti sadece; denge eksilmişti.

Yetmedi.

Galatasaray’ın en büyük gücü olan taraftara deplasman yasağı getirildi. Neden? Açıklayan olmadı. Anlayan olmadı. Ama hissedilen şuydu: sahadaki mücadele yalnız bırakılmıştı.

Maçın hakemi olarak atanan Szymon Marciniak gibi dünya çapında saygın bir ismin varlığı, ilk anda içimize su serpmişti. “Bu kez adil olacak” duygusu oluşmuştu. Ama o da sahneye çıkamadı. Sakatlık… Yerine geçen isim… Ve ardından gelen kararlar.

İşte o andan sonra futbol, bildiğimiz futbol olmaktan çıktı.

Liverpool’un sert oyunu, Galatasaray cephesinde “mücadele” değil “kontrolsüz temas” olarak okundu. Özellikle Osimhen’e yapılan ve kolunun kırılmasına yol açtığı bilinen müdahalenin karşılıksız kalması, sahadaki eşitlik hissini zedeledi. Bu bir pozisyon değildi sadece; bu, oyunun yönünü belirleyen bir kırılmaydı.

Barış’ın atağında yapılan açık müdahale… Devam kararı.

Rakip oyuncuların en küçük temasta yerde kalması… Faul.

Bir tarafa suskunluk, diğer tarafa düdük.

İşte burada futbol, yalnızca skorla değil, algıyla oynanmaya başlandı.

Şimdi durup sormak gerekiyor:
Bu yaşananlar gerçekten bir tesadüfler zinciri mi?
Yoksa futbolun içine sızmış daha derin bir dengenin yansıması mı?

“Haçlı zihniyeti” gibi ifadeler kulağa ağır gelebilir. Ancak bu söylemin arkasında yatan şey, tarihsel bir refleks, bir hafıza ve bir güvensizliktir. Modern futbol kurumları elbette kendilerini tarafsızlık üzerine inşa eder. Ama futbol dediğimiz şey, sadece kurallar kitabından ibaret değildir. O, aynı zamanda güçlerin, kimliklerin ve tarihsel gerilimlerin sahaya yansıdığı bir alandır.

Bugün Avrupa futbolunda ekonomik güç kimde? Yayın gelirleri kimde? Organizasyon ağı kimde?

Bu soruların cevapları, sahadaki 90 dakikayı da doğrudan etkileyen görünmez bir arka plan oluşturur.

Ve evet… Bu arka plan çoğu zaman açık değil, örtük çalışır.
Gürültüyle değil, sessizlikle.
Açık müdahaleyle değil, ince ayarla.

Bu yüzden mesele sadece bir maç değildir.

Bu yüzden mesele sadece bir hakem hatası değildir.

Bu yüzden mesele sadece elenmek değildir.

Mesele, oyunun gerçekten eşit oynanıp oynanmadığıdır.

Ve eğer siz bu soruyu sormazsanız, bir süre sonra sadece sahada değil, hayatın her alanında aynı soruyla karşılaşırsınız.

Futbol mu izliyoruz gerçekten?
Yoksa bize izletilen bir Anglo Sakson Sömürü Düzeni/İngiliz Yahudi Medeniyetinin oluşturduğu düzenin içindeyiz de farkında mı değiliz?

Hani şair diyor ya..

Bir âlem ki, gökler boru içinde!

Akıl, olmazların zoru içinde.

Üstüste sorular soru içinde: Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?

Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Share this post

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir