Tanrı mı İnsanı Yarattı, İnsan mı Tanrı’yı?
Bir zamanlar insanlar gökyüzüne baktığında yalnızca yıldızları değil, ilahî bir düzeni de görüyordu. Modern insan ise aynı gökyüzüne teleskoplarla bakıyor; galaksileri, kara delikleri ve fizik yasalarını keşfediyor. Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bilim evrenin nasıl işlediğini açıklarken, “neden var olduğu” sorusuna gerçekten cevap verebiliyor mu?
Modern çağın en büyük tartışmalarından biri tam da burada başlıyor. Özellikle materyalist ve seküler düşünce, dini ve Tanrı inancını metafizik bir hakikatten çok toplumsal şartların ürettiği bir olgu olarak yorumlamaya çalıştı. Sosyoloji de bu yaklaşımın en güçlü alanlarından biri hâline geldi. Karl Marx, Émile Durkheim ve Max Weber gibi düşünürler, dini açıklamaya çalışırken aslında modern insanın Tanrı ile ilişkisini yeniden tanımlamaya yöneldiler.
Ancak Allah’a inanan insanlar açısından bakıldığında burada dikkat çekici bir durum vardır: Bu düşünürler dinin toplumsal etkisini açıklamaya çalışırken, inanan insanların temel iddiasını çoğu zaman göz ardı etmişlerdir. Çünkü bir mümin için din yalnızca toplumun ürettiği psikolojik ya da sosyolojik bir mekanizma değildir; vahye dayanan ilahî bir hakikattir.
Marx’a göre din, acı çeken insanın tesellisiydi. Ona göre insanlar, sömürü ve eşitsizlik karşısında dine sığınıyordu. Fakat Allah’a inanan bir insan şu soruyu sorabilir: Eğer din sadece ezilen insanların ürettiği bir teselli olsaydı, neden tarih boyunca peygamberlerin büyük kısmı mevcut düzenlere karşı mücadele etti? Neden Hz. Musa Firavun’un karşısına çıktı? Neden Hz. Muhammad (s.a.v.) Mekke’nin ekonomik ve siyasi elitleriyle çatıştı? Eğer din yalnızca düzeni koruyan bir araç olsaydı, birçok peygamber neden mevcut düzenin en büyük tehditlerinden biri hâline geldi?
Durkheim dini, toplumun kendi kendisini kutsallaştırması olarak yorumladı. Gerçekten de dinin toplumsal birlik oluşturduğu inkâr edilemez. Ancak burada da inanan insan farklı bir noktaya dikkat çeker: İnsanların ortak biçimde kutsala yönelmesi, Tanrı’nın insanlık tarihindeki evrensel çağrısının bir yansıması olabilir mi? Yani kutsalın toplumlarda sürekli ortaya çıkması, onun yalnızca toplumsal bir üretim olduğunu değil, insan fıtratında bulunan aşkınlık arayışını da gösterebilir mi?
Weber ise modern dünyanın “büyüsünün bozulduğunu” söyler. Bilim ilerledikçe dünya daha rasyonel hâle gelmiş, fakat insanın anlam arayışı sona ermemiştir. Belki de bugün tam olarak bunu yaşıyoruz. Teknoloji çağında insanın elinde daha fazla bilgi var; ama aynı zamanda daha fazla yalnızlık, daha fazla kaygı ve daha büyük bir anlam krizi de var. Bu yüzden modern dünyada dinin tamamen yok olmaması tesadüf değildir.
Aslında mesele yalnızca “Tanrı’ya inanıp inanmamak” değildir. Asıl mesele şudur: İnsan neden sürekli aşkın olana yönelme ihtiyacı hissediyor? Neden modern bilim ilerledikçe bile ölüm, anlam, vicdan, merhamet ve sonsuzluk gibi sorular ortadan kaybolmuyor?
Belki de modern sosyolojinin büyük düşünürleri dinin toplum üzerindeki etkisini önemli ölçüde açıklamış olabilir. Fakat Allah’a inanan insanlar için bu açıklamalar, dinin kaynağını bütünüyle açıklamaya yetmez. Çünkü bir mümine göre dinin varlığı yalnızca toplumun değil, vahyin de eseridir.
Ve belki de modern insanın asıl çıkmazı burada başlıyor:
Evrenin nasıl işlediğini öğreniyoruz. Ama hâlâ neden var olduğumuzu tartışıyoruz.
Şimdi gelin, modern sosyolojinin üç büyük düşünürü olan Marx, Durkheim ve Weber’in perspektifinden Tanrı ve dinin ne anlama geldiğine birlikte bakalım:
Marx: Din, acının üzerine sürülen merhem
Karl Marx meseleye en sert yerden girer. Ona göre din, gökten inmiş bağımsız bir hakikat değil, yeryüzündeki acıların ürünüdür. İnsan gerçek dünyada ezildikçe, sömürüldükçe, çaresiz kaldıkça teselliyi gökyüzünde arar.
Marx’ın meşhur sözü burada devreye girer:
“Din halkın afyonudur.”
Bu cümle çoğu zaman eksik anlaşılır. Marx, dini yalnızca bir aldatmaca olarak görmez. Din aynı zamanda acı çeken insanın iç çekişidir. Kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Fakat yine de Marx’a göre din, hastalığı iyileştirmez; yalnızca ağrıyı hafifletir.
Bir işçiyi düşünelim. Asgari ücretle çalışıyor. Ay sonunu zor getiriyor. Patronunun lüks arabasına, büyük evine, rahat hayatına bakıyor. Sonra kendi kendine şunu söylüyor:
“Bu dünya bir sınav. Sabredeyim. Öteki dünyada mükâfatımı alırım.”
İşte Marx’a göre din tam burada işlev görür. Gerçek adaletsizliği ortadan kaldırmaz; insanı ona katlanabilir hâle getirir. Böylece din, bazen ezilenlerin tesellisi, bazen de egemenlerin en kullanışlı ideolojik aracıdır.
Marx’ın din eleştirisinin altında daha köklü bir fikir vardır:
Tanrı insanları değil, insan Tanrı’yı yaratmıştır.
Bu söz, Marx’ın Feuerbach’tan devraldığı düşünce çizgisini yansıtır. İnsan kendi gücünü, umudunu, kurtuluş arzusunu dışarıya yansıtır ve ona “Tanrı” adını verir. Ama Marx burada durmaz. Ona göre asıl mesele, insanın Tanrı’yı yaratması değil; insanın neden Tanrı’ya ihtiyaç duyacak kadar güçsüz bırakıldığıdır.
Marx için din, yabancılaşmış insanın aynasıdır. İnsan kendi emeğine yabancılaşır, ürettiği dünyanın efendisi değil kölesi hâline gelir. Kendi kurtuluş gücünü de Tanrı’ya, kadere, cennete veya öteki dünyaya devreder.
Bilim ise Marx’a göre bu yanılsamayı bozan devrimci bir araçtır. Bilim insana şunu gösterir:
“Senin yoksulluğun kader değil. Senin çektiğin acı ilahi bir sınav değil. Bu düzen insanlar tarafından kuruldu ve yine insanlar tarafından değiştirilebilir.”
Bu yüzden Marx’a göre asıl kurtuluş gökyüzünde değil, yeryüzündedir. İnsanlar sömürülmedikleri, emeklerinin karşılığını aldıkları, gerçek adaletin sağlandığı bir dünya kurduklarında dine duyulan ihtiyaç da sönümlenecektir.
Marx’ın cümlesiyle söylersek: Din, gerçek acının üzerine sürülen merhemdir. Ama Marx’ın istediği şey merhemi kutsamak değil, yarayı açan düzeni değiştirmektir.
Durkheim: Nehir toplumdur, birey ise su damlası
Durkheim, Marx’tan bambaşka bir yerden bakar. O, dini yalnızca bir yanılsama veya sınıfsal kontrol aracı olarak görmez. Ona göre din gerçektir; fakat bu gerçeklik tanrısal değil, toplumsaldır.
Durkheim’ın düşüncesini anlatmak için güçlü bir metafor kullanabiliriz:
Toplum bir nehirdir. Birey ise o nehrin içindeki su damlasıdır.
Su damlası kendi başına hareket ettiğini sanabilir. Fakat nehrin yönü, akışı, hızı ve yatağı onu belirler. Birey de böyledir. Kendini tamamen özgür zanneder; ama içine doğduğu toplumun diliyle konuşur, onun ahlakıyla düşünür, onun yas ritüelleriyle ağlar, onun bayramlarıyla sevinir, onun yasaklarıyla kendini sınırlar.
Durkheim’a göre toplum bireyden önce vardır. İnsan doğduğunda dili hazır bulur, aile biçimlerini hazır bulur, dinî sembolleri hazır bulur, ahlak kurallarını hazır bulur. Birey bunları icat etmez; onların içine doğar.
Bu yüzden Durkheim’ın meşhur fikri şudur:
Toplumsal olgular bireyin dışındadır ve birey üzerinde zorlayıcı bir güce sahiptir.
Bir insanın nasıl evleneceği, ölüsünü nasıl uğurlayacağı, hangi davranışı günah, hangisini ayıp, hangisini suç sayacağı yalnızca kişisel tercih değildir. Toplum, görünmez ama güçlü bir nehir gibi bireyi taşır.
Durkheim’a göre din de bu nehrin en güçlü akıntılarından biridir.
İnsanlar Tanrı’ya ibadet ettiklerini düşünürler. Fakat Durkheim’a göre sosyolojik açıdan bakıldığında, insan aslında toplumun kolektif gücüne yönelir. Çünkü toplum bireyden büyüktür. Bireyin üzerinde baskı kurar, ona anlam verir, onu biçimlendirir, ona neyin kutsal, neyin yasak olduğunu öğretir.
Bu nedenle Durkheim için Tanrı, çoğu zaman toplumun sembolik ifadesidir.
Başka bir deyişle:
Toplum, insanın karşısına Tanrı gibi çıkar.
Birey, toplumun gücünü Tanrı’nın gücü gibi hisseder. Toplum emir verir, yasak koyar, ödüllendirir, cezalandırır, kutsal alanlar oluşturur. Bayrak, vatan, şehitlik, aile, gelenek, kutsal mekânlar, ortak törenler… Bütün bunlar toplumun kendisini kutsallaştırma biçimleridir.
Durkheim’a göre dinin asıl işlevi insanları bir arada tutmaktır. Din yalnızca Tanrı ile insan arasında bir bağ kurmaz; insan ile insan arasında da bağ kurar. Cemaat oluşturur, ortak duygu üretir, kolektif hafızayı güçlendirir.
Bu açıdan bakıldığında modern toplumlar dinsizleşse bile kutsaldan tamamen kurtulmazlar. Eski dinî semboller zayıflayabilir; ama onların yerine ulus, bayrak, insan hakları, bilim, devrim, lider, ideoloji veya piyasa geçebilir.
Yani Durkheim bize şunu söyler:
“Tanrı ortadan kalksa bile toplum kutsal üretmeye devam eder.”
Bu iddia bugün de sarsıcıdır. Çünkü modern insan kendini özgür birey olarak görür. Ama Durkheim bize rahatsız edici bir soru sorar:
Gerçekten kendi düşüncelerimizi mi düşünüyoruz, yoksa içinde aktığımız nehrin sesini mi kendi sesimiz sanıyoruz?
Weber: Boşlukların Tanrısı ve büyüsü bozulan dünya
Max Weber ise meseleyi daha trajik bir yerden okur. Ona göre modernleşme, yalnızca fabrikaların, şehirlerin, okulların, hastanelerin ve bürokrasinin çoğalması değildir. Modernleşme aynı zamanda dünyanın büyüsünün bozulmasıdır.
Weber’in meşhur ifadesiyle modern dünya, “Entzauberung der Welt”, yani dünyanın büyüsünün bozulması sürecinden geçer.
Eskiden insan doğa karşısında büyüsel açıklamalara başvururdu. Gök gürlediğinde tanrılar kızdı denirdi. Hastalık geldiğinde nazar, lanet, günah veya kader akla gelirdi. Deprem, salgın, kuraklık, ölüm ve felaketler kutsal güçlerle açıklanırdı.
Bugün ise başka bir dünyadayız. Hastalanınca kurşun döktürmek yerine doktora gidiyoruz. MR çektiriyoruz. Kan tahlili yaptırıyoruz. Depremi yer bilimleriyle, salgını virüslerle, yıldırımı atmosfer fiziğiyle, tutulmayı astronomiyle açıklıyoruz.
Burada “Boşlukların Tanrısı” fikri devreye girer. Bu ifade Weber’in kendi kavramı değildir; fakat Weber’in büyü bozumu düşüncesini anlamak için oldukça kullanışlıdır.
“Boşlukların Tanrısı”, bilimsel olarak henüz açıklayamadığımız olayları doğrudan Tanrı’nın müdahalesiyle açıklama eğilimidir. Yani bilgi boşluğu varsa, o boşluğa Tanrı yerleştirilir.
Ama modern bilim geliştikçe bu boşluklar daralır. Dün mucize sanılan şey bugün laboratuvarda açıklanır. Dün kader denen şey bugün sosyolojik, ekonomik, psikolojik veya biyolojik nedenlerle anlaşılır hâle gelir.
Peki bu durumda Tanrı tamamen geri mi çekilir?
Weber’e göre mesele bu kadar basit değildir. Çünkü bilim bize “nasıl” sorusunun cevabını verir; ama “neden” sorusunun nihai cevabını veremez.
Doktor hastalığın biyolojik nedenini açıklayabilir. Hücreleri, virüsleri, genleri, organları anlatabilir. Ama şu soruyu cevaplayamaz:
“Neden benim başıma geldi?”
Bilim ölümün tıbbi nedenini açıklar. Ama ölüm karşısındaki anlam krizini çözmez. Bilim yıldızların nasıl oluştuğunu anlatır. Ama insanın evrendeki yerinin ne anlama geldiğini söylemez. Bilim bize dünyanın nasıl işlediğini öğretir. Ama bu dünyada ne için yaşayacağımızı söylemekte suskun kalır.
Weber’in trajedisi tam da buradadır.
Modern bilim dünyayı hesaplanabilir hâle getirdi; ama aynı zamanda onu soğuttu. Bürokrasi, teknik akıl, hesap, verimlilik, uzmanlık ve rasyonel düzen hayatı daha öngörülebilir kıldı. Fakat bu öngörülebilirlik, insanın anlam açlığını ortadan kaldırmadı.
Hatta belki daha da artırdı.
Bugün modern insanın elinde teknoloji var, veri var, tıp var, yapay zekâ var, uzay araştırmaları var. Ama hâlâ şu soruların cevabını arıyor:
Niçin yaşıyorum?
Acı neden var?
Ölüm karşısında ne yapacağım?
Adalet bu dünyada gerçekleşmiyorsa, ona nasıl inanacağım?
Hayat yalnızca üretmek, tüketmek ve ölmekten mi ibaret?
Weber’e göre din, tam da bu anlam boşluğuna cevap verir. Bilimle din bu yüzden aynı dili konuşmaz. Bilim açıklama ister; din anlam verir. Bilim kanıt arar; din teslimiyet, umut veya kurtuluş fikri üretir. Bilim hesaplar; din insanın varoluşsal huzursuzluğuna seslenir.
Bu yüzden Weber’in dünyasında din yok olmaz; ama kamusal dünyanın merkezinden çekilir, daha çok bireyin iç dünyasına, özel alana, anlam arayışına doğru kayar.
Sekülerleşme: Din gerçekten geri mi çekildi?
Marx, Durkheim ve Weber farklı şeyler söylediler; ama bir noktada kesiştiler: Modernleşme dinin yerini değiştirir.
Marx’a göre modern bilim ve adil bir toplumsal düzen gelişirse dinin teselli işlevi gereksizleşecekti. Çünkü insan gerçek adaleti yeryüzünde bulduğunda gökyüzündeki vaade ihtiyaç duymayacaktı.
Durkheim’a göre din yok olmayacak, biçim değiştirecekti. Toplum her zaman kutsal üretecekti. Eski dinî semboller zayıflasa bile modern toplum kendi kutsallarını yaratacaktı.
Weber’e göre ise bilim ve rasyonelleşme dünyayı büyüsüzleştirecekti. Din, modern bürokratik ve bilimsel dünyanın karşısında eski merkezi konumunu kaybedecek; ama insanın anlam ihtiyacı sürdüğü için tamamen ortadan kalkmayacaktı.
Peki 21. yüzyılda ne oldu?
Din gerçekten yok olmadı. Hatta kimi yerlerde daha politik, daha görünür, daha sert biçimlerde geri döndü. Bilim ilerledi; ama insanın anlam arayışı bitmedi. Teknoloji büyüdü; ama varoluşsal yalnızlık küçülmedi. Modern devletler güçlendi; ama kutsal sembollere ihtiyaç ortadan kalkmadı.
Bugün din yalnızca camide, kilisede, havrada ya da tapınakta değildir. Bazen meydandadır. Bazen seçim kampanyasında. Bazen bayrak töreninde. Bazen ulusal marşta. Bazen lider kültünde. Bazen piyasanın görünmez elinde. Bazen de bilimin kendisine duyulan neredeyse dinsel güven duygusunda.
Bu yüzden sekülerleşme teorisi basitçe “modernleştikçe din yok olur” demek değildir. Daha derin soru şudur:
Modern dünya dini yok mu eder, yoksa onu başka biçimlere mi sokar?
Üç soru, üç cevap
Marx dine bakınca şunu sorar:
Bu inanç hangi acının üzerini örtüyor?
Durkheim dine bakınca şunu sorar:
Bu inanç toplumu nasıl bir arada tutuyor?
Weber dine bakınca şunu sorar:
Bu inanç insana nasıl bir anlam veriyor?
Bu üç soru bugün de geçerlidir.
Bir insan yoksulluğa “kader” diyorsa Marx hâlâ konuşur.
Bir toplum bayrağı, şehidi, lideri veya geleneği kutsallaştırıyorsa Durkheim hâlâ konuşur.
Bir insan bilimin açıkladığı ama anlamlandıramadığı hayat karşısında huzursuzsa Weber hâlâ konuşur.
Belki de modern dünyanın en büyük yanılgısı şuydu: Bilim ilerledikçe dinin kendiliğinden kaybolacağını sandı. Oysa bilim, yıldızların nasıl doğduğunu anlattı; ama insanın gece göğe bakarken neden ürperdiğini tam olarak açıklamadı. Tıp hastalığın nedenini buldu; ama insanın acı karşısındaki “neden ben?” sorusunu susturamadı. Ekonomi piyasayı ölçtü; ama yoksulun adalet talebini yalnızca rakamlarla karşılayamadı.
Marx bize dinin arkasındaki acıyı gösterdi.
Durkheim dinin arkasındaki toplumu gösterdi.
Weber dinin arkasındaki anlam arayışını gösterdi.
Ve belki de bugün hâlâ aynı sorunun etrafında dönüyoruz:
Tanrı mı insanı yarattı, insan mı Tanrı’yı?
Sosyoloji bu soruya imanla değil, şüpheyle yaklaşır. Belki de cevabı tek bir yerde aramaz. Çünkü bazen Tanrı, ezilen insanın tesellisidir. Bazen toplumun kutsallaşmış yüzüdür. Bazen de bilimin dolduramadığı anlam boşluğunda yankılanan son sorudur.
Bilim bize dünyanın nasıl işlediğini öğretti.
Ama insan hâlâ şunu sormaktan vazgeçmedi:
Bu dünyada benim yerim ne?

Bir yanıt yazın