Dünyayı Değiştiren Sistem: Medreseler

Dünyayı Değiştiren Sistem: Medreseler

Bugün birçok insan üniversitenin Batı medeniyetinin ürünü olduğunu düşünüyor. University of Oxford, University of Bologna, Sorbonne University ya da Harvard University gibi isimler zikredildiğinde, modern eğitimin tamamen Avrupa merkezli bir süreç olduğu varsayılıyor. Oysa tarih biraz daha dikkatli okunduğunda karşımıza çok farklı bir tablo çıkıyor.

Çünkü Avrupa üniversiteleri ortaya çıkmadan çok önce İslam dünyası büyük bir eğitim ağı kurmuştu: Medreseler…

Üstelik bu kurumlar yalnızca din eğitimi veren yapılar değildi. Bir medeniyetin bilgi üretme merkezleriydi.

Aslında bu hikâye Hz. Peygamber dönemine kadar gider. Medine’deki Mescid-i Nebevî sadece namaz kılınan bir yer değildi. Aynı zamanda ders yapılan, insanların yetiştirildiği, bilginin aktarıldığı bir eğitim merkeziydi. Hemen yanında bulunan Ashâb-ı Suffe ise bugün birçok araştırmacının dikkat çektiği şekilde İslam dünyasının ilk sistemli eğitim topluluklarından biri olarak görülebilir.

Düşünün…

Barınma var.

Sürekli ders halkaları var.

Hoca-talebe ilişkisi var.

Metin okuma geleneği var.

Yani daha sonra medreseye dönüşecek sistemin çekirdeği aslında burada oluşuyor.

Aradan yüzyıllar geçiyor…

Büyük Selçuklular döneminde Nizamiye Medreseleri kuruluyor. Ardından Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar bu sistemi daha da geliştiriyor. Fatih’in Sahn-ı Semân medreseleri ve Kanuni dönemindeki Süleymaniye Medreseleri, kendi çağının en ileri yükseköğretim kurumları hâline geliyor.

Burada önemli olan nokta şu:

Bu medreseler yalnızca “din adamı yetiştiren” kurumlar değildi.

Mantık okutuluyordu.

Matematik okutuluyordu.

Astronomi okutuluyordu.

Tıp okutuluyordu.

Felsefe okutuluyordu.

Dil eğitimi veriliyordu.

Hatta bugünkü lisansüstü eğitime benzeyen ileri düzey uzmanlaşmalar bulunuyordu.

Üstelik bütün bunlar modern devlet bütçesine yük olmadan yürütülüyordu. Çünkü sistemin merkezinde vakıf vardı. Zengin bir tüccar, devlet adamı veya sultan bir medrese kuruyor; gelir getiren dükkânlar, hanlar, araziler bağışlıyor ve eğitim sistemi kendi ekonomik döngüsü içinde ayakta kalıyordu.

Bugün Amerika’daki birçok büyük üniversitenin milyarlarca dolarlık “endowment” yani vakıf fonlarıyla çalışması aslında düşündürücü değil mi?

University of Oxford’un kolej sistemi, Sorbonne University’ın ilahiyat merkezli akademik yapılanması ve Avrupa’daki ilk üniversite gelenekleri incelendiğinde; birçok tarihçi Orta Çağ İslam eğitim kurumlarıyla benzerlikler bulunduğunu tartışmaktadır. Özellikle Endülüs ve Sicilya üzerinden Avrupa’ya taşınan tercüme faaliyetleri, kütüphane kültürü, akademik hiyerarşi ve yükseköğretim anlayışı Avrupa üniversitelerinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.

Harvard’ın, Yale’in ya da Princeton’ın ekonomik modeli ile Osmanlı vakıf sistemi arasında dikkat çekici benzerlikler bulunduğunu söyleyen araştırmacılar da vardır.

Peki Avrupa o sırada ne yapıyordu?

Elbette Avrupa’da da eğitim vardı. Ancak bu eğitim daha çok kilise merkezliydi ve çoğunlukla rahip yetiştirmeye yönelikti. Buna karşılık İslam dünyasındaki medreseler çok daha geniş disiplinli bir yapıya sahipti.

İşin daha ilginç tarafı ise şu:

Avrupa’nın bilimsel yükselişinde Endülüs’ün ve İslam dünyasının tercüme faaliyetlerinin büyük etkisi bulunuyordu. Kurtuba, Toledo ve Gırnata’da yapılan çeviriler sayesinde Aristoteles yeniden keşfedildi. İbn Sina, Farabi ve İbn Rüşd Avrupa düşüncesini derinden etkiledi.

Bugün birçok kişi “Rönesans nasıl başladı?” diye soruyor.

Belki de soruyu biraz değiştirmek gerekiyor:

Avrupa, İslam dünyasındaki hangi bilgi ağlarından beslendi?

Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:

Medeniyetler yalnızca savaşlarla değil, eğitim kurumlarıyla yükselir.

Ve bazen bir medrese, bir ordudan daha büyük iz bırakabilir.

Share this post

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir