Dünya Neo-Kolonyal Devlet Sistemine mi Dönüyor?
Gece yarısı dünya kamuoyu sarsıcı bir sahneye kilitlendi. Venezuela’nın fiilen ele geçirildiği, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun zorla ülke dışına çıkarıldığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ülkeyi doğrudan yöneteceğini ilan ettiği yönündeki anlatılar, dakikalar içinde küresel yayın akışına girdi. Televizyonlarını açan milyonlar, New York’ta bir havaalanında, kelepçeli bir Maduro’nun uçaktan indirildiği canlı yayın görüntülerini izledi.
Bu noktada mesele artık bir “haber doğrulama” tartışması olmaktan çıkıyor; bir zihniyet eşiğine dönüşüyor. Çünkü siyasal düzenler çoğu zaman fiilî eylemlerden önce dil ve görüntü üzerinden kurulur. Bugün ekranlarda gösterilen bir sahne, yarın meşru bir siyasal seçenek, ertesi gün olağan bir uygulama hâline gelebilir. Neo-kolonyalizm tam da bu sessiz ama güçlü hazırlık evresinde işler.
Bu nedenle yaşananı yalnızca “ne oldu?” sorusuyla değil, “ne gösterildi ve bu gösteri neyi meşrulaştırıyor?” sorusuyla okumak gerekir. Modern çağın sömürgeciliği artık askerî üniformalar ve işgal bildirileriyle değil; algı yönetimi, ekonomik kuşatma ve hukuki söylem üzerinden ilerler. Bayrak dikilmez; ama karar mekanizmaları ele geçirilir. Vali atanmaz; ama piyasa ve borç rejimleri dayatılır.
Soğuk Savaş sonrasında büyük güçler müdahalelerini çoğu zaman örtük biçimde yürüttü. Vekâlet savaşları, yaptırımlar ve “demokrasi ihracı” başlığı altındaki rejim değişiklikleri bu dönemin karakteristik araçlarıydı. Ancak son yıllarda belirgin bir kırılma yaşanıyor. Gizli olanın yerini açık tehdit, dolaylı olanın yerini doğrudan güç gösterisi alıyor. Güç artık yalnızca kullanılmıyor; kullanılabileceği bütün dünyaya ilan ediliyor.
Kimi yorumcular bu sertleşmeyi Donald Trump döneminde kristalize olan bir üsluba bağlıyor. Ancak mesele tek bir liderin tarzıyla açıklanamayacak kadar derin. Bu tablo, ABD’nin küresel güç projeksiyonunda yaşanan yapısal bir dönüşümün işareti olarak da okunabilir. Uluslararası hukukun sınırlarının zorlandığı, egemenlik ilkesinin büyük aktörler için giderek esnetildiği bir döneme girildiği açıktır.
“Kolonyal devlet anlayışı geri mi dönüyor?” sorusu tam da burada anlam kazanıyor. Klasik kolonyalizm; işgal edilen topraklar, atanan yöneticiler ve açık egemenlik ilişkileriyle tanımlanıyordu. Bugün ise benzer sonuçlar borçlandırma, enerji ve finans denetimi, askerî üs ağları ve hukuk dili aracılığıyla elde ediliyor. Biçimler değişmiş olabilir; ancak hiyerarşik mantık büyük ölçüde yerinde duruyor.
Üstelik bu yalnızca teorik bir tartışma değil. Bugün dahi Cebelitarık, Yeni Kaledonya, Bermuda ve Amerikan Samoası gibi bölgeler hâlâ büyük güçler tarafından yönetiliyor. Kolonyal ilişki tarihe karışmış bir kalıntı değil; yalnızca daha sofistike biçimlere bürünmüş durumda.
Soğuk Savaş döneminde ABD–SSCB arasındaki çift kutuplu yapı, müdahaleleri belirli bir denge içinde sınırlıyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD uzun süre tek merkezli bir güç olarak kaldı. Ancak bu durum daha istikrarlı bir dünya üretmedi. Rusya’nın Ukrayna savaşı, Çin’in artan itirazları ve Güney Amerika başta olmak üzere Küresel Güney’in yükselen tepkileri, dünyanın yeniden sert bir güç rekabeti dönemine girdiğini gösteriyor.
Bugün sorulması gereken soru açıktır:
Egemenlik ilkesi büyük güçler için hâlâ bağlayıcı mı?
Uluslararası hukuk, çıplak güç karşısında ne kadar dirençlidir?
Açık askerî ve siyasal müdahale, yeniden “olağan” bir araç hâline mi getirilmektedir?
Belki de asıl mesele şudur: Dünya neo-kolonyal bir döneme geri dönmüyor. Biz, hiç sona ermemiş bir tahakküm düzeninin artık gizlenme ihtiyacı duymayan, yüksek sesle ve canlı yayınlar eşliğinde konuşulan bir evresine tanıklık ediyoruz.

Bir yanıt yazın