Asıl Tehlike Mezhepçilik
Türkiye’deki İslami çevreler, 1970’lerde ve 80’lerde İslam dünyasında yükselen Müslüman bilincini yakından takip etti. İran Devrimi’nden Filistin direnişine, farklı coğrafyalardaki İslami hareketlerden düşünce akımlarına kadar pek çok gelişme, bu ülkede de ciddi bir fikri uyanışa zemin hazırladı. O yıllarda belirleyici olan şey mezhebi daralma değil, ümmet fikriydi. Türkiye’de İslam ekseninde ortaya çıkan canlılık da büyük ölçüde bu geniş ufuktan beslendi.
Ne var ki 1990’ların sonlarından itibaren, özellikle de 2000’li yıllarda, bu iklimin yerini bambaşka bir söylem almaya başladı. Kendilerini Sünni camianın sözcüsü gibi sunan bazı çevreler, bütün enerjilerini Şii dünyayı ve İran’ı karalamaya ayırdı. Onların dilinde asıl tehdit ne emperyalist Batı’ydı ne de İsrail’in bölgedeki saldırgan siyaseti. Neredeyse bütün kötülüklerin kaynağı olarak İran ve Şiilik gösterildi.
Yıllarca gazetelerde, televizyon ekranlarında, vaaz kürsülerinde aynı kavramlar dolaştırıldı: “Şii hilali”, “İran tehdidi”, “mezhebi yayılma”… Araştırmacı ve vaiz kisvesi altında konuşan kimi isimler, bu topluma İran’ın en büyük ve en sinsi düşman olduğu fikrini telkin etti. Böylece Müslümanların dikkatini işgalden, emperyalizmden ve İsrail’in yıkıcı politikalarından uzaklaştıran zehirli bir dil üretildi.
Bugün gelinen noktada, o yıllarca korku unsuru olarak sunulan “Şii hilali” söylemine yeniden bakmak gerekiyor. Çünkü son gelişmeler bize şunu gösterdi: Bölgede İsrail’e karşı fiilî direniş üreten hatların başında, yıllarca şeytanlaştırılan çevreler de var. Buna karşılık kendisini Sünni dünyanın kalesi gibi tanıtan bazı yönetimlerin ise İsrail karşısında suskun kaldığı, hatta ABD merkezli bölgesel düzenin bir parçası gibi davrandığı ortada.
Dönüp geriye bakınca insan ister istemez şu soruları soruyor: Şii ve İran karşıtlığı bu topraklarda neden bu kadar sistemli biçimde beslendi? Bu propaganda en çok kimin işine yaradı? Sünni ile Şii’nin, Türkiye ile İran’ın asla yan yana gelemeyeceği fikri kimlere stratejik avantaj sağladı? Benim kanaatimce bu söylem, en çok İsrail’in ve ABD’nin bölgeyi parçalama siyasetine hizmet etti.
Türkiye’de Müslüman hareketlerin son 25-30 yılda yaşadığı düşünsel yoksullaşmada ve ameli zayıflamada, mezhepçi sloganlara dayalı bu dilin de önemli payı vardır. Eleştiri ile düşmanlığı birbirine karıştıran bu anlayış, ümmet fikrini derinleştirmek yerine daralttı; tefekkürü beslemek yerine öfkeyi büyüttü; siyasi basireti güçlendirmek yerine zihinleri mezhepçi kalıplara hapsetti.
Oysa merhum Erbakan’ın çizgisi bambaşkaydı. O, İslam dünyasına mezhep kavgası üzerinden değil, ortak gelecek ve dayanışma perspektifiyle bakıyordu. Başbakanlığı döneminde İran’la yapıcı ilişkiler kurulabileceğini göstermiş, Müslüman halklar arasında köprü kurmanın mümkün olduğunu ortaya koymuştu. Buna rağmen, İslam adına konuştuklarını söyleyen bazı çevreler yıllarca İran’ı emperyalist güçlerden bile daha büyük bir tehdit gibi gösterdi. Bu, sadece siyasi bir hata değil, aynı zamanda bu toplumun hafızasına yapılmış ciddi bir haksızlıktı.
Elbette İran eleştirilemez değildir; Şii geleneğin de tartışılması gereken yönleri vardır. Fakat eleştiri başka şeydir, mezhep düşmanlığı başka. Bugün ihtiyaç duyulan şey, asırlardır Ehl-i Beyt muhabbetini taşıyan damarları birbirine düşürmek değil, ortak bir adalet ve direniş zemini etrafında yeniden buluşturmaktır. Şii dünyanın da, Sünni dünyanın da kendi iç muhasebesini yapması gerekir; fakat artık açıkça görülmelidir ki mezhepçilik bu ümmeti ayağa kaldıran değil, parçalayan bir dildir.
Belki de artık en temel soruyu yeniden sormanın vaktidir: Bizi birbirimize düşman ederek kim kazandı? Bu soruya dürüstçe cevap verebilirsek, hem Türkiye’nin hem de İslam dünyasının önünde yeni bir düşünsel ve ahlaki toparlanma imkânı doğacaktır. Çünkü bugün asıl ihtiyaç, mezhep kışkırtıcılığı değil; basiret, adalet, birlik ve ortak bir gelecek iradesidir.

Bir yanıt yazın