Kışladan Yükselen Kur’anTilaveti: Bir Milletin Hafızasına Düşen Not
Bir komando marşı… Bir Bayraktepe hatırası… Bir Kur’an tilaveti… Ve milletin kalbine dokunan o kadim hakikat: Bu ordunun ruhunda yalnız demir, disiplin ve talim değil; iman, dua ve şehadet şuuru da vardır.
Bir Tören Değil, Bir Hafıza Tazelenmesi
Şanlıurfa’da Türk Kara Kuvvetleri’nin 2 bin 235’inci kuruluş yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen program, sıradan bir askerî merasim olarak geçip gitmedi. 20. Zırhlı Tugay Komutanlığı’nda yapılan törende Bayraktepe çıkarmasının sembolik olarak canlandırılması, komando marşının okunması ve programın Kur’an-ı Kerim tilavetiyle son bulması, milletin geniş kesimlerinde derin bir karşılık buldu. Haberlere göre törende 20. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Üzeyir Durmuş, askerî personel, şehit yakınları ve çok sayıda vatandaş da yer aldı.
Çünkü bazen bir tören, yalnızca protokol değildir. Bazen bir marş, yalnızca ses değildir. Bazen bir tilavet, yalnızca okunmuş bir metin değildir. Bazen bütün bunlar, milletin yüzyıllardır içinde taşıdığı ortak mananın yeniden görünür hâle gelmesidir.
Türk Milleti’nin Ana Damarı: İman, Vatan ve Fedakârlık
Türk toplumu; sağcısıyla solcusuyla, Alevisiyle Sünnisiyle, farklı meşrepleri ve farklı siyasi eğilimleriyle geniş, renkli ve dindar bir toplumdur. Elbette bu topraklarda farklı inançlar, farklı hayat tarzları ve farklı hassasiyetler vardır. Fakat şu da inkâr edilemez: Bu milletin ana damarında Yüce Allah inancı, Müslümanlığa bağlılık, vatan sevgisi, ezana hürmet, bayrağa bağlılık ve şehide minnet duygusu çok güçlüdür.
Nitekim Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması’nın 2024 bulgularını aktaran değerlendirmelerde, Türkiye toplumunda Allah inancının yüzde 94 seviyesinde olduğu; kendisini “dindar” veya “çok dindar” olarak tanımlayanların oranının da yüzde 67’ye ulaştığı belirtilmektedir. Bu tablo, dinin Türkiye’de yalnızca bireysel bir inanç alanı değil, aynı zamanda kültürel hafıza, toplumsal aidiyet ve ortak değerler zemini olduğunu göstermektedir.
Bu yüzden Türk insanını İslam’dan, İslam’ı da Türk milletinin tarihî yürüyüşünden koparmaya çalışan her okuma eksik kalır. Bu bağ bazen camide secdeye varan bir alın olur, bazen cephede “Allah Allah” nidâsıyla ileri atılan Mehmetçik olur, bazen de bir annenin oğlunu askere uğurlarken ettiği sessiz dua olur.
Mete Han’dan Bugüne: Sadece Bir Ordu Değil, Bir Ruh
Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak Büyük Hun Hükümdarı Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan MÖ 209 esas alınmaktadır. Kara Kuvvetleri’nin 2 bin 235’inci yıl dönümünde yapılan kutlamaların anlamı da buradan gelir: Karşımızda yalnız bugünün askerî kurumu değil, kökü çok derinlere uzanan bir ordu-millet geleneği vardır.
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler de Kara Kuvvetleri’nin 2235’inci kuruluş yıl dönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada, “Mete Han’dan Sultan Alparslan’a, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten bugüne” uzanan çizgiye dikkat çekmiş; askerlik mesleği değerlerinin ordunun en büyük kuvvet çarpanlarından biri olduğunu vurgulamıştır.
İşte Şanlıurfa’daki Kur’an tilaveti, bu çizginin manevî tarafını hatırlatmıştır. Çünkü ordu dediğiniz şey yalnızca silah, mühimmat ve teknolojiyle ayakta durmaz. Orduyu ayakta tutan şey; disiplin kadar ahlak, emir-komuta kadar sadakat, strateji kadar iman, talim kadar şehadet bilincidir.
İlay-ı Kelimetullah: Tarihin Manevî Ufku
Türklerin İslam’ı kabulü, yalnızca din değiştirme hadisesi değildir; tarihî karakterin yeni bir mana ile buluşmasıdır. Savaşçılığı, teşkilatçılığı ve devlet kurma kabiliyetiyle bilinen Türkler, İslam’la birlikte bu vasıflarını daha büyük bir idealin hizmetine vermişlerdir.
İ‘lâ-yi kelimetullah” kavramını Allah’ın dininin ve tevhid inancının yüceltilmesi yolunda gösterilen gayret ve faaliyetler olarak bilinir. Bu kavram, Türk-İslam tarihinde yalnızca fetih fikrinin değil, adaletin, nizamın, emanet bilincinin ve zulme karşı duruşun da manevî çerçevesi olmuştur.
Osmanlı tarihindeki “gaza” anlayışı da bu büyük dünya görüşünün önemli unsurlarından biridir. Gaza özellikle Osmanlılarda din için yapılan savaş ve fetih ideolojisiyle bağlantılı bir kavram olarak ele alınır.
Bu sebeple Türk askerinin tarihinde kılıçla dua, sancakla ezan, zaferle tevazu, kahramanlıkla kulluk yan yana yürümüştür. Bu milletin evlatları için askerlik yalnızca meslek değil; vatan, millet, bayrak ve mukaddesat uğrunda taşınan ağır fakat şerefli bir emanettir.
Balkanlardan Avrupa’ya: Türk Denince Hatırlanan Mana
Türk milletinin İslam tarihindeki rolü, yalnız Anadolu ile sınırlı değildir. Balkanlar, Avrupa içleri, Kafkasya, Ortadoğu ve Akdeniz havzası bu yürüyüşün izlerini taşır. Birçok araştırmada Osmanlı idaresinin bölgeye siyasi ve ticari bütünlük kazandırdığı, Türk göçmenlerin Balkanlarda yeni yerleşimler ve medeniyet unsurları oluşturduğu aktarılmaktadır.
Avrupa hafızasında “Türk” kelimesinin uzun süre Müslümanlıkla birlikte anılması da boşuna değildir. Bernard Lewis, Avrupa’nın birçok yerinde Müslümanların “Türk” diye adlandırıldığını, İslam’a giren biri için “Türk oldu” anlamına gelen ifadelerin kullanıldığını belirtir. Benzer şekilde Balkanlar üzerine yapılan çağdaş değerlendirmelerde de birçok kaynakta “Türk” kelimesinin Müslüman anlamında işlev gördüğü ifade edilir.
Bu tarihî gerçek, Türk milleti ile İslam arasındaki bağın ne kadar derin algılandığını gösterir. Türk, yalnızca bir kavmin adı değil; yüzyıllar boyunca İslam’ın sancağını taşıyan, mazluma umut olan, zalime karşı duran, fethettiği yerde camiyle birlikte çarşı, medrese, köprü, vakıf ve adalet fikri inşa eden bir tarihî kimliğin adıdır.
Şanlıurfa’da Bayraktepe’den Kışlaya Uzanan Çizgi
Şanlıurfa’daki törenin Bayraktepe hatırasıyla birlikte yapılması ayrıca anlamlıdır. Haberlere göre törende, Fransız işgalinden sonra stratejik Bayraktepe’ye asker yerleştirilmesi ve Yüzbaşı Ali Saip Ursavaş’ın milis güçlerin desteğiyle 16 Şubat 1920’de yaptığı çıkarma hatırlatılmış; komandolar bu çıkarmayı sembolik olarak yeniden canlandırmıştır.
Bu sahne, Cumhuriyet’in kuruluş mücadelesiyle milletin kadim maneviyatı arasında suni bir duvar örülemeyeceğini gösterir. Çünkü Kurtuluş Savaşı da yalnızca askerî bir mücadele değildi. O mücadele, ezanın susmaması, bayrağın inmemesi, vatan toprağının çiğnenmemesi için verilmiş büyük bir iman ve istiklal mücadelesiydi.
İşte bu yüzden Bayraktepe’deki hatırayla Kur’an tilavetinin aynı programda buluşması tesadüf değildir. Bu, tarihin kendi içindeki tabiî bütünlüğüdür.
Askerlik İnançsız, Değersiz ve Ruhsuz Yürütülemez
Askerlik; soğuk emirlerden, sert talimlerden ve teknik kabiliyetlerden ibaret görüldüğünde eksik anlaşılır. Savaş meydanında insanı ayakta tutan şey yalnızca beden gücü değildir. Orada insanı ayakta tutan şey, ne için savaştığını bilmesidir.
Vatan nedir bilmeyen, şehadet nedir hissetmeyen, toprağın yalnız toprak değil; ecdadın kanıyla sulanmış mukaddes bir emanet olduğunu kavramayan bir zihnin cephede uzun süre direnmesi mümkün değildir. Mehmetçiği Mehmetçik yapan sır da buradadır: O, yalnız üniforma giyen bir insan değil; arkasında annesinin duasını, milletinin umudunu, tarihinin şerefini ve Allah’a karşı sorumluluk duygusunu taşıyan bir evlattır.
Bu sebeple Şanlıurfa’da Kur’an tilavetiyle verilen mesaj yalnızca bir tören detayı değildir. Bu mesaj şudur: Türk ordusunun kalbi, milletin kalbinden ayrı atmaz. Milletin kalbinde ezan varsa, ordunun hafızasında da ezan vardır. Milletin evinde Kur’an varsa, kışlanın hatırasında da Kur’an vardır. Millet şehidine Fatiha okuyorsa, asker de şehidini duayla yâd eder.
Laiklik Dinsizlik Değildir; Maneviyat Düşmanlığı Hiç Değildir
Burada önemli bir noktayı da özellikle belirtmek gerekir: Ordunun maneviyatla bağ kurması, kimseyi dışlamak anlamına gelmez. Bu topraklarda farklı inançlara, farklı mezheplere, farklı dünya görüşlerine sahip vatandaşlarımız vardır ve hepsi bu vatanın eşit, kıymetli evlatlarıdır.
Ancak laiklik adına milletin dinî hafızasını kamusal hayattan bütünüyle silmeye çalışmak da doğru değildir. Laiklik, din düşmanlığı değildir. Laiklik, milletin inanç kökleriyle kavga etmek hiç değildir. Hele ki bu milletin ordusunu, tarihinden ve maneviyatından kopuk, ruhsuz bir makine gibi tasavvur etmek büyük bir yanılgıdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin disiplini, hukuku, devlet aklı ve çağdaş askerî kabiliyeti elbette vazgeçilmezdir. Fakat bu kurumun milletin manevî dünyasıyla bağ kurması da aynı ölçüde tabiîdir. Çünkü bu ordu, bu milletin bağrından çıkmıştır.
Tuğgeneral Üzeyir Durmuş Paşa’ya Milletin Duası
Şanlıurfa’daki programda ortaya konulan bu hassasiyet, milletin geniş kesimlerinde takdirle karşılanmıştır. 20. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Üzeyir Durmuş Paşa’nın şahsında, bu anlamlı programda emeği geçen bütün komutanlarımıza, askerî personelimize ve katkı sunan herkese teşekkür etmek gerekir.
MUHDER ailesi olarak bu örnek davranıştan dolayı Tuğgeneral Üzeyir Durmuş Paşa’ya dualar ediyoruz. Paşamız, milletin gönlünde müstesna bir yer edinmiştir. Çünkü millet, kendisinin ruh köklerini anlayan, şehidine dua eden, askerî disiplini manevî derinlikle buluşturan komutanlarını unutmaz.
Son Söz: Kışladan Yükselen Ses, Milletin Sesidir
Şanlıurfa’da yükselen Kur’an tilaveti, aslında bu milletin asırlardır susmayan sesidir. O ses Malazgirt’te vardı. Kosova’da vardı. Niğbolu’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da vardı. Bugün de kışlada, sınır hattında, karakolda, operasyonda, nöbette ve duada yaşamaya devam ediyor.
Türk milleti ile İslam’ı birbirinden koparmaya çalışanlar, yalnız bugünü değil, bin yıllık tarihi de eksik okurlar. Bu milletin mayasında iman vardır. Bu ordunun hafızasında dua vardır. Bu vatanın toprağında şehit kanı vardır.
Ve bilinmelidir ki; duası olan ordunun morali, şehidine Fatiha okuyan milletin de istikbali vardır.

Bir yanıt yazın