Yeteneğini Ne Yaptın?
Bir sabah Yüce Allah’ın şu sorusuna muhatap olduğumuzu düşünelim:
“İmkânlarını, yeteneklerini ve zamanını ne yaptın?”
Muhtemelen hemen savunmaya geçerdik:
Şartlar uygun değildi. Çevrem beni desteklemedi. Yeterli zamanım olmadı. Başkaları benden daha şanslıydı…
Bunların bir kısmı gerçekten doğru olabilir. Çünkü insanların hayata başladıkları yer ve sahip oldukları imkânlar aynı değildir. Fakat bütün açıklamalarımızın ardından cevap bekleyen asıl soru yine karşımızda duracaktır:
Bize verilmeyenleri sayarak mı yaşadık, yoksa elimizdekileri kullanmayı denedik mi?
Başkasının Vitrininde Kaybolmak
İnsan bazen başkasının hayatına bakarken kendi hayatından uzaklaşır.
“Onun yeteneği bende olsaydı…”
“Onun ailesinde doğsaydım…”
“Onun imkânlarına sahip olsaydım…”
Bu cümleler ilk bakışta masum görünür. Fakat sürekli tekrarlandığında insanı hareketsiz bırakan birer bahaneye dönüşür. Çünkü başkasına verilenleri konuşmak, bize verilenlerin sorumluluğunu üstlenmekten daha kolaydır.
Günümüzde bu karşılaştırmanın en büyük pazarı sosyal medyadır. İnsanlar, başkalarının hayatlarının en parlak anlarını kendi hayatlarının en karanlık dönemleriyle karşılaştırıyor. Birkaç saniyelik başarı görüntüsünün arkasındaki yılları, kayıpları, yalnızlığı ve başarısızlıkları görmüyor.
Sonra kendi hayatının eksik bırakıldığına inanıyor.
Oysa belki hayatımız eksik değildir; yalnızca henüz işlenmemiştir.
Belki de bizde bulunmadığını düşündüğümüz şey, aslında fark edilmeyi, eğitilmeyi ve kullanılmayı bekliyordur.
Hz. Musa’nın Dilindeki Düğüm
Hz. Musa’ya büyük bir görev verildiğinde kendisini bütünüyle yeterli hissetmedi. Konuşmakta zorlandığını biliyordu. Bu nedenle Rabbine şöyle dua etti:
“Rabbim! Göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlayabilsinler.” (Tâhâ, 20/25-28)
Bu dua son derece insani bir gerçeği gösterir: Büyük bir göreve seçilmek, insanın kendisini eksiksiz hissetmesi anlamına gelmez.
Hz. Musa, eksikliğini inkâr etmedi; fakat onu görevden kaçmanın bahanesine de dönüştürmedi. Güçsüzlüğünü Rabbine arz etti ve yardım istedi.
Belki de asıl mesele kusursuz olmak değildir. Eksiklerimize rağmen sorumluluk alabilmek, korkuya rağmen yürüyebilmek ve bize verilen imkânı geliştirebilmektir.
İnsan bazen “Ben yapamam.” derken yalnızca bir endişesini dile getirmez; kendisi hakkındaki hükmü de baştan vermiş olur.
Peki gerçekten yapamayacağımız için mi geri duruyoruz, yoksa başarısız görünmekten korktuğumuz için mi?
Beş, İki ya da Bir
Varlıklı bir adam, uzun sürecek bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyordu. Ne zaman döneceği belli değildi. Yola koyulmadan önce hizmetkârlarını yanına çağırdı ve yokluğunda değerlendirmeleri için servetinin bir bölümünü onlara emanet etmeye karar verdi.
Efendi, hizmetkârlarını iyi tanıyordu. Hangisinin ne ölçüde sorumluluk üstlenebileceğini, kimin ticarette daha tecrübeli olduğunu ve kimin daha sınırlı bir kapasiteye sahip bulunduğunu biliyordu. Bu nedenle malını herkese eşit miktarda dağıtmadı; her birine gücü ve yeteneği ölçüsünde emanet verdi.
Birinci hizmetkâra beş, ikinciye iki, üçüncüye ise bir talent bıraktı.
Buradaki “talent”, bugünkü anlamıyla doğrudan bir beceriyi değil, dönemin oldukça yüksek değere sahip para veya ağırlık ölçüsünü ifade ediyordu. Ancak bu benzetmenin asırlar boyunca yorumlanması sonucunda “talent” kelimesi zamanla insanın sahip olduğu kabiliyet ve yetenek anlamını da kazanacaktı.
Efendi, emanetlerini teslim ettikten sonra yolculuğa çıktı.
Beş Talenti Olan
Beş talent alan hizmetkâr, kendisine verilen miktarı yalnızca bir servet olarak görmedi. Bunun aynı zamanda büyük bir güvenin göstergesi olduğunu düşündü.
Vakit kaybetmeden işe koyuldu. Ticaret yaptı, fırsatları araştırdı, hesaplı riskler aldı ve kendisine verilen parayı işletti. Zaman zaman zarar etme ihtimaliyle karşılaştı; fakat korkunun kendisini hareketsiz bırakmasına izin vermedi.
Uzun süren çalışmaları sonucunda beş talent daha kazandı. Böylece efendisinin kendisine bıraktığı emaneti iki katına çıkardı.
İki Talenti Olan
İki talent alan hizmetkâr, kendisine neden beş değil de iki talent verildiğini sorgulamadı. Birinci hizmetkârla kendisini karşılaştırarak zaman kaybetmedi.
“Elimde yalnızca iki talent var.” diyerek küçümsemediği gibi, “Bana daha az verildi.” diyerek küskünlüğe de kapılmadı. Sahip olduğu imkânın sorumluluğunu üstlendi.
O da çalıştı, ticaret yaptı ve kendisine verilen iki talenti değerlendirdi. Sonunda iki talent daha kazanarak emanetini dört talente çıkardı.
Onun kazancı birinci hizmetkârın kazancından daha azdı. Fakat gösterdiği gayret ve taşıdığı sorumluluk daha az değildi.
Bir Talenti Olan
Bir talent verilen üçüncü hizmetkâr ise önündeki imkâna değil, kaybetme ihtimaline odaklandı.
Efendisinin sert ve hesap soran biri olduğunu düşündü. Elindeki parayı işletirse zarar edebileceğinden korktu. Başarısız olma ihtimali, başarı ihtimalinden daha güçlü görünüyordu.
Bir süre ne yapacağını düşündü. Sonunda kendince en güvenli yolu buldu: Toprağı kazacak ve talenti oraya gömecekti.
Böylece para çalınmayacak, kaybolmayacak ve eksilmeyecekti. Efendisi döndüğünde kendisine verilen emaneti olduğu gibi geri verebilecekti.
Toprağı kazdı, talenti dikkatlice sakladı ve üzerini kapattı.
Artık risk yoktu. Fakat imkân da yoktu.
Emanet güvendeydi; ancak işe yaramıyordu. Ne çoğalıyor ne de herhangi bir fayda sağlıyordu. Toprağın altında sessizce bekliyordu.
Hesap Günü
Uzun bir zaman geçtikten sonra efendi yolculuktan döndü. Hizmetkârlarını huzuruna çağırarak kendilerine emanet ettiği malların hesabını sormaya başladı.
Önce beş talent alan hizmetkâr geldi. Efendisinin önüne başlangıçta aldığı beş talenti ve çalışarak kazandığı beş talenti daha koydu.
Efendi, onun gayretinden ve sadakatinden memnun kaldı. Küçük görünen bir sorumluluğu iyi taşıdığı için bundan sonra kendisine daha büyük görevler verileceğini bildirdi ve onu sevincine ortak olmaya çağırdı.
Ardından iki talent alan hizmetkâr geldi. O da kendisine verilen iki talentin yanına kazandığı iki talenti koydu.
Efendi ona da birinci hizmetkâra söylediği övgünün aynısını söyledi. İki talenti dört yapan hizmetkâr, beş talenti on yapan kişiden daha az değerli görülmedi. Çünkü efendi, onların kazandıkları toplam miktara değil, kendilerine verilen imkânı nasıl değerlendirdiklerine bakıyordu.
Böylece adaletin herkesten aynı sonucu beklemek olmadığı ortaya çıktı. Asıl ölçü, insanın kendisine verilen imkân karşısında gösterdiği sadakatti.
Topraktan Çıkarılan Talent
Sonunda bir talent alan hizmetkâr huzura çıktı. Toprağa gömdüğü parayı çıkarmış ve efendisine getirmişti.
Kendisini savunmaya başladı. Efendisinin sert biri olduğunu bildiğini, bu nedenle korktuğunu ve parayı kaybetmemek için toprağa gömdüğünü söyledi. Ardından talenti uzatarak emaneti eksiksiz biçimde geri verdiğini belirtti.
Ona göre görevini yerine getirmişti. Parayı çalmamış, harcamamış ve kaybetmemişti.
Fakat efendi bu açıklamayı kabul etmedi.
Çünkü hizmetkâr emanete zarar vermemiş olsa da onu bütünüyle işlevsiz bırakmıştı. Korkusunu tedbir, hareketsizliğini ise sorumluluk gibi göstermeye çalışmıştı. Efendisi, hiçbir şey yapmayacaksa bile parayı en azından bankaya yatırabileceğini ve böylece az da olsa gelir elde edebileceğini söyledi.
Bir talent, onu değerlendirmeyen hizmetkârın elinden alındı ve on talente sahip olana verildi. Emanetini korkuyla toprağa gömen kişi ise efendisinin güvenini kaybetti.
Hikâyenin Söylediği
Bu hikâyede eleştirilen kişinin yalnızca bir talent almış olması değildir. Ona neden beş veya iki talent verilmediği de sorulmamıştır. Eleştirilen şey, kendisine verilen imkânı küçümsemesi ve korkusunun arkasına saklanarak onu bütünüyle etkisiz bırakmasıdır.
Beş talent alan kişiden beş, iki talent alan kişiden iki talentlik bir sonuç çıkmıştır. Bir talent alan kişiden ise başkalarının ulaştığı sonuç beklenmemiştir. Ondan istenen, yalnızca kendisine verilen emaneti değerlendirmesidir.
Hikâyenin adalet anlayışı, herkesin aynı miktara sahip olması üzerine değil; herkesin sahip olduğu imkân ölçüsünde sorumluluk taşıması üzerine kuruludur.
Çünkü emanetin azlığı, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Korku da kullanılmayan imkânı masum hâle getirmez.
İnsan sahip olmadığı beş talentten sorumlu değildir. Fakat elindeki bir talenti neden toprağa gömdüğünün cevabını vermek zorundadır.
Matta 25:14-30’da anlatılan bu benzetmenin sonunda geriye tek bir soru kalır:
Sana verilen emaneti çoğalttın mı, yoksa korkularının altına mı gömdün?
Tevrat’ta anlatılan yetenekler benzetmesinde bir kişiye beş, diğerine iki, bir başkasına ise bir ölçü emanet edilir. Her birinden kendisine verileni değerlendirmesi beklenir.
Bu anlatının temelinde son derece güçlü bir düşünce vardır: Herkese aynı imkân verilmemiş olabilir; fakat herkes kendisine verilen ölçüsünde sorumludur.
Adalet, herkese aynı şeyin verilmesi değildir. İnsandan sahip olmadığı şeyin değil, kendisine verilenin hesabının sorulmasıdır.
Beş yeteneği olanla bir yeteneği olanın sorumluluğu aynı olmayabilir. Fakat bir yeteneğe sahip olmak, hiçbir şeye sahip olmamak da değildir.
Sorun çoğu zaman yeteneğimizin azlığı değil, onu küçük görmemizdir. Başkasının beş yeteneğine bakarken elimizdeki bir yeteneği toprağa gömeriz.
Yazabildiği hâlde yazmayan, öğretebildiği hâlde bilgisini paylaşmayan, konuşabildiği hâlde hakikati söylemeyen, merhamet edebildiği hâlde başkasının acısına sırtını dönen insan, kendisine verilen emaneti kullanmamış olur.
Çünkü yetenek yalnızca bir ayrıcalık değildir.
Yetenek aynı zamanda bir sorumluluktur.
Her Başarısızlık Tembellik Değildir
Yine de bu düşünceyi kolaycı bir kişisel gelişim sloganına dönüştürmemek gerekir.
İnsanların başlangıç noktaları aynı değildir. Yoksulluk, eğitim eşitsizliği, hastalık, engellilik, ayrımcılık ve toplumsal baskılar gerçek engellerdir. İmkânları elinden alınmış bir insana yalnızca “Daha çok çalış.” demek, adaletsizliği görünmez hâle getirebilir.
Bir çocuğa eğitim imkânı vermeden onun başarısızlığından yakınamayız. Bir gencin önündeki bütün kapıları kapatıp ardından cesaretsizliğini eleştiremeyiz.
İnsan kendi yeteneklerinden sorumludur; toplum da insanların yeteneklerini geliştirebilecekleri adil şartları hazırlamakla yükümlüdür.
Ancak dış engellerin gerçek olması, her vazgeçişin haklı olduğu anlamına gelmez. Bazen gerçekten aşılması güç duvarlarla karşılaşırız. Bazen de henüz dokunmadığımız kapıları duvar zannederiz.
Aradaki farkı dürüstçe sorgulamak gerekir.
Çünkü insan bazen şartların değil, kendi korkularının esiri olur.
Kullanılmayan Yetenek de İsraftır
İnsan yalnızca ekmeği, suyu ve zamanı israf etmez. Yeteneğini de israf eder.
Belki de en büyük israf, insanın içinde taşıdığı imkânı hiç kullanmadan yaşamasıdır.
“Bir gün başlayacağım.”
“Şartlar düzelince yapacağım.”
“Biraz daha hazır olduğumda deneyeceğim.”
Fakat bazen o “bir gün” hiç gelmez. Yıllar geçer, korkular büyür ve başlangıç sürekli ertelenir. Sonunda insan yapamadıklarıyla değil, hiç denemedikleriyle yüzleşir.
Kusursuz şartları beklemek, çoğu zaman başlamamanın kibar adıdır.
Hiç kimse tam anlamıyla hazır olduğu bir günde başlamaz. İnsan çoğu zaman başladığı için hazırlanır, yürüdüğü için güçlenir ve denediği için ne yapabileceğini keşfeder.
Yetenek kullanılmadığında küçülür; emek verildiğinde gelişir. Eğitimle derinleşir, disiplinle olgunlaşır, paylaşılınca anlam kazanır.
Sonunda Tek Bir Soru Kalacak
Hayatın sonunda kendimize, “Neden başkası gibi olamadım?” diye sormayacağız.
“Neden onun kadar zengin, güzel, güçlü veya yetenekli değildim?” sorusu da anlamını yitirecek.
Geriye çok daha kişisel bir soru kalacak:
“Sana verilenle ne yaptın?”
Onu geliştirdin mi? İnsanlarla paylaştın mı? Bir yaraya merhem, bir zihne ışık, bir hayata umut yapabildin mi? Yoksa başkalarına bakarak kendi yeteneğini küçümsedin ve toprağa mı gömdün?
İnsanın gerçek kaybı, başkasına verilenlere sahip olamaması değildir. Gerçek kayıp, kendisine verileni fark etmeden yaşayıp gitmesidir.
Çünkü mesele bize kaç yetenek verildiği değildir.
Mesele, bize verilen yeteneği ne yaptığımızdır.

Bir yanıt yazın