Avrupa, Mladiç’i kahraman ilan ediyor
Müslüman da olsa, Hristiyan da olsa, Yahudi de olsa; bizim dilimizi konuşsa, bizim bayrağımızı taşısa, bizim ideolojimizi savunsa da insan hayatını hiçe sayan katili lanetleyebilmeliyiz. Çünkü vicdan, başkasının katiline öfkelenmekle değil, kendi tarafının katilini korumayı reddetmekle sınanır.
Bir tabutun üzerine bayrak örtüldüğünde, o tabutun içindeki insanın suçları da örtülmüş olur mu? Üniformasına takılmış madalyalar, öldürülen insanların hayatından daha mı değerlidir? Binlerce kişinin aynı anda “kahraman” diye bağırması, toplu mezarlarda yatanların susturulmuş çığlıklarını hükümsüz bırakabilir mi?
7 Eylül 2026’da Belgrad’da düzenlenen Ratko Mladiç’in cenaze töreni, insanı bu soruların karşısında ürpererek durmaya zorluyor. Binlerce kişinin katıldığı törende askerler ve savaş gazileri tabutun çevresinde nöbet tuttu; Sırp hükümetinden bakanlar cenazede yer aldı. Kalabalığın içinden yükselen “Kahraman!” sloganları, sıradan bir vedanın çok ötesine geçen bir yüceltmenin ifadesiydi.
Fakat omuzlarda taşınan tabutun içindeki kişi, yalnızca geçmişi tartışmalı bir asker değildi. Mladiç, 22 Kasım 2017’de soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından müebbet hapse mahkûm edilmiş; mahkûmiyeti ve cezası 8 Haziran 2021’de temyiz mercii tarafından onanmış bir savaş suçlusuydu. Burada söz konusu olan, siyasî rakiplerin birbirlerine yönelttiği bir suçlama değil, uluslararası yargılamayla kesinleşmiş bir hükümdür.
Ölüm, insanın hayatını sona erdirir; işlediği suçları masumiyete dönüştürmez.
Bir İnsanın Kaç Mezarı Olabilir?
Srebrenitsa’da Temmuz 1995’te 8 binden fazla Boşnak Müslüman erkek ve erkek çocuğu öldürüldü. Bu sayı, bir haberin içine sığabilecek kadar kısa; insanın zihnine sığmayacak kadar ağırdır.
Sekiz bin insan… Her biri bir isim, bir yüz, bir ses, bir hayat. Bir sayı okurken gözümüzün önünden hızla geçirdiğimiz şey, aslında binlerce ailenin bir daha tamamlanamayacak hayatıdır. Bir babanın eve dönüşü, bir çocuğun büyümesi, bir kardeşin sesi, bir sofranın eksilmeyen neşesi…
Vahşetin dehşeti yalnızca öldürmekle de sınırlı değildi. Uluslararası Kayıp Kişiler Komisyonunun kayıtlarına göre, suçların izlerini gizlemek amacıyla cesetler ağır iş makineleriyle ilk gömüldükleri toplu mezarlardan başka mezarlara taşındı. Bu işlemler sonucunda aynı kişiye ait kalıntılar, birbirinden kilometrelerce uzaktaki farklı mezarlara dağıldı.
Bir an durup düşünelim: Bir insanın bedeni farklı mezarlardan toplanıyorsa, ailesinin acısını hangi kelimeyle anlatabilirsiniz?
Böylesi bir gerçeğin karşısında “kahramanlık” nutku atmak, yalnızca geçmişi yanlış anlatmak değildir. Bana göre bu, geride kalanların yüzüne bakarak onların kaybını değersizleştirmektir. Bir insanın ölümüne üzülmek başka, o insanın mahkûm edildiği vahşeti şeref nişanına çevirmek bambaşkadır.
Bir tabutun etrafına dizilen çiçekler, toplu mezarların üzerini örtemez.
Avrupa’yı Eleştirelim; Fakat Suçlunun Adresini Şaşırmayalım
İnsan haklarından, demokrasiden ve özgürlükten söz eden herkese aynı soruyu yöneltmeliyiz: Bu değerler yalnızca kendi yakınlarınız için mi geçerli? Başka bir dinin mensubu öldürüldüğünde insan hayatının değeri azalıyor mu? Bazı basın yayın organları Avrupa’yı suçladı. Ancak haklı öfke, gerçeği çarpıtmanın gerekçesi olamaz. “Avrupa, Mladiç’i kahraman ilan ediyor” demek, bu olay karşısındaki farklı tutumları tek bir suçlamanın içine sıkıştırır. Nitekim Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen -ki bu tepkiyi ondan hiç beklemiyordum- ve Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, cenazedeki görüntülere ve üst düzey Sırp yetkililerin katılımına tepki göstererek bunun Avrupa Birliği değerleriyle bağdaşmadığını açıkladı. AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Marta Kos da Mladiç’in yüceltilmesini protesto ederek Sırbistan ziyaretini iptal etti.
Dolayısıyla eleştirinin hedefi, bütün bir kıta değil; suçluyu yücelten yetkililer, onu masumlaştıran siyasetçiler ve soykırımı kahramanlık hikâyesine dönüştürmeye çalışan çevreler olmalıdır. Onlara karşı çıkanları da aynı suçlamanın içine yerleştirmek, adalet talebimizi güçlendirmez.
Fakat bu ayrım, Avrupa’nın kendisini birkaç kınama cümlesiyle görevini tamamlamış saymasına da izin vermemelidir. Asıl sınav, insan haklarının siyasî pazarlıklar karşısında ne kadar kararlılıkla savunulacağıdır. Soykırım mahkûmlarının yüceltilmesine itiraz, diplomatik nezaket cümlelerinden ibaret kalmamalıdır.
İnsan hakları, dostlarımız suç işlediğinde de savunabildiğimiz ölçüde bir ilkedir.
Yunanlılara Ne oluyor?
Yunanistan cephesinde de genellemeler yerine somut isimlerden söz etmek gerekir. Yunan basınında yer alan haberlere göre eski Savunma Bakanı Panos Kammenos, Mladiç’i “dostu” ve “Ortodoks vatansever” olarak nitelendirdi; ardından Belgrad’daki cenaze törenine katıldı. Bu tutumu haberleştiren Yunan yayın organlarını veya bütün Yunan toplumunu, söz konusu övgünün sahibiyle bir tutmak doğru değildir.
Fakat Kammenos’un tutumu karşısında sorulması gereken soru son derece açıktır: Bir soykırım mahkûmuna duyulan kişisel yakınlık, onun kurbanlarına karşı ahlâkî sorumluluğu ortadan kaldırabilir mi?
Bir insan size iyi davranmış olabilir. Sizinle aynı inancı paylaşmış, aynı siyasî hedefi savunmuş, elinizi dostça sıkmış olabilir. Bunların hiçbiri, başkasına karşı işlediği suçu küçültmez.
Bir katilin dostlarına gösterdiği sıcaklık, kurbanlarına uyguladığı vahşetin cevabı değildir.
Ortodoksluk da Müslümanlık da Yahudilik de bir suçluyu aklamak için kullanılmamalıdır. Bir insanın inancını cinayetine kalkan yapmak, yalnızca kurbanlara değil, o inanca bağlı olup insan hayatını savunanlara da haksızlıktır.
Dostluk, hakikati susturduğu yerde erdem olmaktan çıkar; suçun üzerini örten bir perdeye dönüşür.
Katil Bizim Taraftaysa Vicdanımız Neden Susuyor?
Başkalarının katillerini mahkûm etmek kolaydır. Zor olan, bizim mahallemizden çıkan, bizim sloganlarımızı kullanan, bizim değerlerimizi ağzından düşürmeyen birinin karşısına dikilebilmektir.
Ölçümüz açık olmalıdır: Müslüman birinin işlediği cinayet, Müslüman olduğu için hafiflemez. Hristiyan birinin işlediği cinayet, Hristiyan olduğu için mazur görülemez. Yahudi birinin işlediği cinayet, Yahudi olduğu için savunulamaz. İnançsız birinin işlediği cinayet de herhangi bir ideolojinin vaatleriyle temizlenemez.
Milliyetçilik, devrimcilik, devlet güvenliği, tarihî intikam veya kutsal dava… Hiçbiri savunmasız insanların hayatını değersizleştiren bir açık çek değildir. Bir çocuğun öldürülmesini açıklarken kullandığımız uzun cümleler, sonunda o ölümü mazur göstermeye başlıyorsa durup kendi vicdanımızı sorgulamalıyız.
Dava deyip kimse insan öldüremez. Yunus Emre’nin dediği gibi: “Ben gelmedim dava için ben geldim sevgi için / Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldik.”
Elbette bir suçun sorumluluğunu, failin mensup olduğu bütün topluma yükleyemeyiz. Mladiç’in suçları bütün Sırpların, herhangi bir Müslüman katilin suçları bütün Müslümanların, herhangi bir Yahudi katilin suçları bütün Yahudilerin suçu değildir. Sorumluluğu kimliğe değil, fiile, emre, iştirake ve somut desteğe bağlamalıyız.
Bir katili dini yüzünden korumak da bir halkı katilin dini yüzünden suçlamak da aynı ahlâkî yanlışa açılır: İnsanı yaptıklarıyla değil, aidiyetiyle değerlendirmek.
Kurbanın Kimliğini Bilmek, Acıya Ayrımcılık Yapmak Değildir
Srebrenitsa kurbanlarının Boşnak ve Müslüman kimliğini belirtmek önemlidir; çünkü bu kimlik, onları hedef alan şiddetin anlaşılmasının bir parçasıdır. Birleşmiş Milletlerin tarihsel anlatımı da doğu Bosna’daki şiddetin, etnik bakımdan homojen bölgeler oluşturma çabaları içinde öncelikle Bosnalı Müslümanları hedef aldığını vurgular.
Ancak onların öldürülmesine karşı çıkmamızın şartı, bizimle aynı inancı paylaşmaları olamaz. Bir Müslümanın hayatı, yalnızca Müslümanlar için değerli değildir. Bir Hristiyanın ya da Yahudinin hayatı da yalnızca kendi inanç topluluğunun meselesi değildir.
Öldürülen insanın adını, milliyetini veya dinini öğrenince üzüntümüzün derecesi değişiyorsa, savunduğumuz şey gerçekten insanlık mıdır?
Mazlumun kimliğini tanıyalım; ama merhameti kimlik kontrolünden geçirmeyelim. Bir annenin acısını, çocuğunun adı bize yabancı geliyor diye küçültmeyelim. Başka bir toplumun yasını, kendi tarihimizdeki yaraları hatırlatarak hükümsüz kılmaya çalışmayalım.
Bir acı, başka bir acının susturulmasının gerekçesi olamaz. Bir cinayet, başka bir cinayetin mazereti değildir.
Toprağa Gömülmesi Gereken İnsanlık Olmasın
Buradaki itiraz, bir ölünün insanca defnedilmesine değildir. Bir suçlunun bile cenazesine saygı gösterilebilir; ailesinin yas tutma hakkı vardır. İtiraz, cenazenin bir suç aklama törenine çevrilmesine, soykırımın üzerinin kahramanlık söylemiyle örtülmesine yöneliktir.
Ölünün bedenine saldırmak değil, yaşayanların kurduğu yalanı reddetmek gerekir. İntikam istemek değil, adaleti savunmak gerekir. Yeni düşmanlıklar üretmek değil, eski vahşeti yeniden üretmeye elverişli mazeretleri ortadan kaldırmak gerekir.
Bir katilin portresini çocukların önüne kahraman diye koyduğumuzda, onlara nasıl bir gelecek teklif etmiş oluruz? Kendi topluluğuna yararlı görünmenin, başkalarının hayatını hiçe saymayı bağışlatabileceği bir gelecek mi?
Buna razı olamayız.
Kan dökücü bir zalim Müslüman da olsa, Hristiyan da olsa, Yahudi de olsa lanetleyelim. Bizim milletimizden, bizim mezhebimizden, bizim siyasî çevremizden olsa da karşısına dikilelim. Öldürülen insanın hakkını, katilin bize yakınlığına göre tartmayalım.
Çünkü insanlık, “Bizimkiler yaptıysa bir bildikleri vardır” cümlesinin başladığı yerde savunmasız kalır.
Katil bizdense de katildir. Kurban bizden değilse de insandır. Ve hiçbir bayrak, hiçbir üniforma, hiçbir kutsal söz, dökülen masum kanını temizleyemez.

Bir yanıt yazın