Nurettin Topçu’da tasavvuf ve ahlak
Allah’a Teslimiyet, Nefse İsyan
Bir insan Allah’a bağlılığını dile getirirken başkasının hakkını nasıl çiğneyebilir? İnancıyla övündüğü hâlde kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaletten neden uzaklaşır? Din hakkında bu kadar konuşup ahlak karşısında böylesine kolay susabilmemizin sebebi nedir?
Nurettin Topçu’yu bugün yeniden okumak, bu soruları başkalarına yöneltmeden önce kendimize sormayı gerektiriyor. Çünkü onun düşüncesinde tasavvuf, insanın kendi içindeki iktidar mücadelesine kadar uzanır: Hayatımızı hakikat mi yönetiyor, korkularımız mı? Merhamet mi belirliyor davranışlarımızı, menfaatimiz mi?
Topçu’nun cevabı, ilk bakışta şaşırtıcı görünen bir düşüncede birleşir: Allah’a teslimiyet, insanı nefsinin ve haksızlığın karşısında ayağa kaldırmalıdır. Onun isyan ahlakını anlamanın yolu da bu teslimiyetin hangi esaretleri kırdığını anlamaktan geçer.
Bir filozofun dergâha açılan kapısı
Topçu’nun tasavvufla ilişkisi, düşünce hayatının kenarında duran bir ilgi değildir. Fransa’daki öğrenimi sırasında Maurice Blondel’in hareket felsefesinden etkilenir; Louis Massignon’la ilişkisi, İslam tasavvufuna ve Hallâc-ı Mansûr’a ilgisini derinleştirir. Türkiye’ye döndükten sonra Abdülaziz Bekkine’ye bağlanması ise bu arayışa yaşanmış bir manevi rehberlik tecrübesi kazandırır.
Burada düşünmekle yaşamak arasında güçlü bir bağ vardır. İnsan hakkında kitaplardan öğrenilenler, ahlakı davranışlarında taşıyan bir insanla karşılaşınca başka bir anlam kazanır. Topçu’nun dünyasında mürşit, insanın iç terbiyesinde böyle bir yere sahiptir. Ancak Bekkine’ye duyduğu bağlılık, tasavvuf adına ortaya çıkan herkesi onayladığı anlamına gelmez. Manevi otoritenin menfaat ve nüfuz aracına dönüşmesini de sert biçimde eleştirir.
Dolayısıyla onun tasavvuf anlayışını kavramak için hem filozofun sorularına hem de ahlakı hayatında arayan insanın tecrübesine bakmak gerekir.
Kalbin aradığı, benliğin örttüğü
Topçu, tasavvufun kaynağını Kur’an’da bulur. Kalp terbiyesinden söz ederken insanın Allah’a yönelişini, kendi dar benliğini aşmasını ve varlığını daha yüksek bir anlam içinde kavramasını düşünür. Bu sebeple onun tasavvufunu yalnızca huzur veren öğütlere veya insan ilişkilerini kolaylaştıran bir nezaket anlayışına indirgemek mümkün değildir.
Bu yolculuğun merkezinde aşk vardır. Aşk, insanın kendisini her şeyin ölçüsü saymaktan kurtulup sonludan sonsuza yönelmesidir. Mevlânâ ve Yunus Emre’ye verdiği önem de buradan gelir: Onların dünyasında insan, sahip olduklarıyla büyümeye çalışırken örttüğü hakikati, benlik iddiasından sıyrıldıkça görmeye başlar.
Topçu’nun vahdet-i vücûd yorumunda da birlik, yalnızca zihnin açıklayacağı bir konu olarak kalmaz; aşk içinde yaşanan manevi bir tecrübeye dönüşür. Bu, onun tasavvuf yorumunun metafizik derinliğidir. Akıl ve felsefe hakikat arayışında değerlidir; fakat Topçu, ilahî hakikatin bütününün kavramlarla tüketilemeyeceğini düşünür. Kalbin tecrübesine açtığı alan, düşünmeyi terk etme çağrısı değildir. Nitekim taklidi ve ezberciliği eleştirmesi, bu arayışın vazgeçilmez parçasıdır.
İbadetin şekli, hayatın gerçeği
Topçu’nun en sarsıcı eleştirileri, ibadetle ahlak arasındaki bağın kopmasına yönelir. İnsan ibadetini yerine getiriyor, fakat kibri azalmıyor; başkasına tahakküm etme arzusu sürüyor; yalanı ve haksızlığı kendisi için mazur gösterebiliyorsa, burada ciddi bir dinî hayat sorunu vardır.
Bu eleştiriyi anlamak için şeriat ile hakikat arasında kurduğu ilişkiye bakmak gerekir. Topçu, şeriatı meyveyi koruyan kabuğa, tasavvufu ise onun özüne benzetir. Benzetmenin ağırlık noktası, biçimin koruduğu mananın unutulmamasıdır. İbadetlerin insanı Allah’a yöneltmesi, ruhunu kuvvetlendirmesi ve hayatının bütününe tesir etmesi beklenir.
Buradan ibadetlerin gereksiz olduğu sonucu çıkarılamaz. Topçu’nun karşı çıktığı, dinî görevlerini yerine getirmiş olmayı ahlaki hesaplaşmadan muafiyet belgesine dönüştüren anlayıştır. Kulluk bilincinin iş yerinde, ailede, okulda ve alışverişte de sürmesini ister.
Üstelik aynı ölçüyü tasavvuf çevrelerine de uygular. Şeyhlik iddiası, dinî kıyafet veya manevi itibar, çıkarcılığı örtemez. Bir yapının tasavvuf adına konuşması, onun ahlak bakımından sorgulanmasını engellemez. Topçu’nun eleştirisi tam da burada güç kazanır: Savunduğu geleneğin içindeki yozlaşmaya da gözlerini kapatmaz.
Allah’a itaat eden insan neye isyan eder?
İsyan kelimesi çoğu zaman öfkeyi ve başkaldırıyı çağrıştırır. Topçu ise bu kelimeyi insanın nefsine, körü körüne uyduğu alışkanlıklara ve onu haksızlığa ortak eden baskılara karşı verdiği mücadeleyle ilişkilendirir. Herkesin benimsediği bir davranışın ahlaken doğru olduğunu kabul etmez. Kalabalığın onayı, vicdanın yerini tutamaz.
İsyan Ahlâkı’nda Hallâc-ı Mansûr’un taşıdığı önem de bu bağlamda belirir. Topçu, Hallâc’ın tecrübesini benliğin kendisini yüceltmesi olarak değil, bencil iradeden sıyrılarak ilahî iradeye yönelmesi bakımından okur. Böylece isyan ile itaat, aynı manevi hareketin içinde buluşur: İnsan, Allah’a bağlandıkça kendisini hakikatten uzaklaştıran kuvvetlere direnebilecek bir irade kazanır.
Ancak her karşı çıkış ahlaki değildir. Kırılan gururumuz, kıskançlığımız veya iktidar arzumuz da bizi isyana sürükleyebilir. Topçu’nun ölçüsü burada son derece açıktır: İsyan, evrensel merhametten beslenmeli; her aşamasında bu bağını korumalıdır. Zulme karşı çıkarken zulmün dilini ve yöntemini benimsemek, bu ahlaki zemini kaybetmektir.
Bugüne taşırsak mesele şudur: Haksızlığa, yalnızca bize yapıldığında mı karşı çıkıyoruz? Aynı yanlışı kendi çevremiz işlediğinde de itiraz edebiliyor muyuz?
Merhamet bizi yerimizden kaldırdığında
Topçu’nun sorumluluk anlayışında dikkat çekici bir yön değişikliği vardır. Sorumluluk, yalnızca bir davranışın ardından hesap vermekle sınırlanmaz. Henüz harekete geçmeden önce içimizde duyduğumuz, bizi bir şey yapmaya çağıran ahlaki kuvvettir. Bu kuvvetin kaynağında merhamet bulunur.
Bir insanın yoksulluğunu, yalnızlığını veya uğradığı haksızlığı görmek, kendi rahatımızın sınırlarını tartışmaya açar. Ben yapmadım, diyerek kenara çekilmek her zaman vicdanı susturmaz. Yapabileceğimiz bir şey varsa, onu yapmamanın da ahlaki bir anlamı vardır. Topçu’nun düşüncesini gündelik hayata taşıdığımızda, sorumluluğun bu rahatsız edici yüzüyle karşılaşırız.
Onun ahlak anlayışında hürmet, merhamet ve hizmet birbirini tamamlar. Hürmet, karşımızdaki insanın değerini tanımamızı sağlar. Merhamet, onun acısına kayıtsız kalmamızı önler. Hizmet ise bu duyarlılığın davranışa dönüşmesidir. İnsana hürmetin sınırı, aynı inancı paylaşmakla çizilemez; başka inançlardan insanlar da Allah’ın kullarıdır.
Bu yaklaşım adaleti de güçlendirir. Topçu, adaletin kaynağında merhametin payını görür; bununla birlikte ikisini birbirine karıştırmaz. Bir insanın hakkını teslim etmek, ona iyilikte bulunuyormuş gibi sunulamaz. Yardımsever görünmek de haksızlığı telafi etmeye tek başına yetmez. Merhametin ahlaki değeri, insanı inciten düzen karşısında sorumluluk alabilmesinde belirginleşir.
Özgürlük, kendine söz geçirebilmektir
Her istediğimizi yapabiliyorsak gerçekten özgür müyüz? Topçu, irademizi yöneten kuvvetlere bakmamızı ister. Alkışa muhtaç olduğumuz için susuyor, makamı kaybetmemek için gerçeği eğip büküyor veya öfkemizi doyurmak için birini incitiyorsak, kararımızın bize ait olduğunu söylemek kolay değildir.
Bu noktada nefis terbiyesi ile hürriyet aynı meseleye dönüşür. İnsan, kendisini sürükleyen hırsları durdurabildiği ve doğru bildiği davranışa cesaretle yönelebildiği ölçüde ahlaki özgürlüğünü kazanır. İrade hem harekete geçmeyi hem de kendini durdurabilmeyi gerektirir.
Zühd, muhasebe ve murakabe gibi tasavvuf kavramları da Topçu’nun iç terbiyeye yaptığı vurguyu anlamamıza yardımcı olur. Zühdün ahlaki anlamı, dünya nimetlerinin insan üzerindeki egemenliğini sorgulamada belirir. Muhasebe, davranışlarımızla ve niyetlerimizle yüzleşmeyi; murakabe ise bu iç dikkati sürdürmeyi anlatır.
Bugünün diliyle kendimize şu soruları yöneltebiliriz: Yaptığım iyiliğin bilinmesini neden bu kadar istiyorum? Savunduğum görüşte hakikatin mi, itibarımı koruma isteğinin mi payı ağır basıyor? Sabır, bu sorulardan kaçmadan terbiye yolunda kalabilmektir. Tevekkül de Topçu’nun hareket anlayışı içinde, sorumluluğu bırakarak beklemenin gerekçesi yapılamaz.
Çilenin içinden geçen ahlak
Topçu’nun eserlerinde ıstırabın sıkça karşımıza çıkması tesadüf değildir. İnsan, kendisiyle yüzleşmenin sıkıntısını yaşamadan alışkanlıklarından kolayca vazgeçemez. Bir ayrıcalığı bırakmak, yanıldığını kabul etmek, çıkarına aykırı da olsa doğruyu savunmak zahmetlidir. Hakikatin peşinden gitmenin fikrî bir çilesi de vardır; hazır cevaplarla yetinmeyen insan, sorularının ağırlığını taşır.
Topçu, bu ıstırapta benliğin kabuğunu kıran ve insanı başkalarının acısına açan bir imkân görür. Onun çile anlayışı, ahlaki olgunlaşmanın neden emek ve fedakârlık gerektirdiğini açıklar.
Bunu insanların yoksulluğunu veya uğradıkları zulmü yüceltmek için kullanamayız. Topçu’nun merhamet ve sorumluluk vurgusu, acı çekenin yanında durmayı gerektirir. Kendimiz için göze aldığımız fedakârlığı başkasına dayatmak, aynı ahlaki değeri taşımaz. Asıl sınav, başkalarının çilesi hakkında güzel sözler söylerken kendi rahatımızdan ne kadar vazgeçebildiğimizdir.
Bir kalpten bir memlekete
Topçu’nun tasavvuf düşüncesi, insanın iç dünyasından topluma doğru genişler. Öğretmenin öğrencisine, yöneticinin halka, çalışanın işine karşı sorumluluğu, aynı ahlak davasının farklı görünümleridir. Makam, taşıyana ayrıcalıktan önce mesuliyet yükler. Bilgi de onu edinene hakikate sadakat borcu getirir.
Türkiye’nin Maarif Davası bu bakımdan tasavvuf ve ahlak düşüncesinden ayrı okunamaz. Topçu için eğitim, şahsiyet ve irade yetiştirme işidir. Öğrencinin zihnine bilgi yerleştirirken vicdanını, hürmet duygusunu ve sorumluluk cesaretini ihmal eden bir eğitim eksik kalır. Öğretmenin davranışı, anlattığı ahlakın inandırıcılığını belirler.
Mevlânâ ve Yunus Emre’ye dönüş çağrısı da geçmişi anmakla tamamlanmaz. Topçu, Anadolu’nun manevi birikiminden yeni bir düşünce, sanat ve eğitim hayatı doğmasını ister. Bunun için miras alınan sözlerin tekrarlanması yetmez; o sözleri doğuran arayışın yeniden yaşanması gerekir. Tasavvufun medeniyetle bağı, insanın dünyaya karşı sorumluluğunu derinleştirdiği yerde kurulur.
Topçu’nun düşüncesini bugüne taşıyan soru, ne kadar etkileyici konuştuğumuzdan önce nasıl insanlar hâline geldiğimizdir. İnancımız bizi daha adil kılıyor mu? Bilgimiz kibrimizi azaltıyor mu? Maneviyatımız, başkalarının derdine ayırdığımız zamanı ve emeği artırıyor mu?
Bu soruların cevabı, hayatımızın küçük görünen kararlarında saklıdır. Kimi kayırdığımızda, kimin hakkını savunduğumuzda, ne zaman sustuğumuzda ortaya çıkar. Topçu’nun çağrısı, insanın Allah’a yönelişini bütün bu kararların içine taşır. Çünkü nefsin üzerimizdeki saltanatı sona ermeden, dildeki teslimiyetin hayattaki karşılığı eksik kalır.

Bir yanıt yazın