Hicap Tahsile Engel Değil
Prof. Dr. İlhan Yıldız | 15 Ekim 2026
Bir öğrencinin başörtüsü, iki devlet arasındaki kardeşliğin bir ölçüsüne nasıl dönüşebilir?
Azerbaycan’da okul kıyafetleri üzerinden başlayan başörtüsü tartışması, bugün Türkiye olarak bu soruyu önümüze koyuyor. Okul kapısında bekletilen bir çocuğun eğitim hakkını konuşurken, meselenin içine istihbarat örgütlerinin, İsrail’in bölgedeki karanlık ilişkilerinin, Karabağ zaferinin ve egemenlik tartışmalarının girdiğini görüyoruz. Açıklamalar sertleştikçe, asıl mağdur olan öğrencinin sesi giderek daha az duyuluyor.
Yönetmelikte Görünmeyen Yasak Okul Kapısında Beliriyor
Azerbaycan Bakanlar Kurulunun 21 Eylül 2026 tarihli ve 309 sayılı kararı, devlet okullarındaki öğrenci kıyafetlerini düzenliyor. Metinde başörtüsü açıkça zikredilmiyor; yalnızca üniformanın bütünlüğünü bozan ve eğitimin laiklik ilkesiyle bağdaşmayan kıyafet unsurlarına izin verilmeyeceği belirtiliyor. Ancak sinsi bir şekilde, uygulamaya dair inisiyatif okulların pedagoji kurullarına bırakılıyor. Bu nedenle ülkenin her alanını kapsayan genel bir başörtüsü yasağından kâğıt üzerinde söz edilemiyor.
Ancak düzenlemede belirli kelimelerin yer almaması, fiiliyatta engellemelerin yaşanmadığı anlamına da gelmiyor. Reuters’ın 13 Ekim tarihli haberine göre, başörtülü öğrenci ve öğretmenlerin okullara alınmadığına dair bildirimlerin ardından ülkede protestolar patlak verdi. Aynı haberde, İçişleri Bakanlığının 37 kişiyi gözaltına aldığı ifade ediliyor. Hukuki metinle günlük hayattaki baskıcı uygulama arasındaki uçurum tam da burada gün yüzüne çıkıyor.
Bir kıyafet kuralı bir çocuğu sınıfın dışında bırakıyorsa, tartışmanın odağı bu eğitimden dışlanmanın asıl gerekçesi olmalıdır. Başörtüsünün dersin işleyişini nasıl engellediği, neden daha kucaklayıcı bir çözüm bulunamadığı ve bu kararın öğrencinin geleceğini nasıl etkilediği izah edilmelidir. Bu bahaneler Türkiye olarak bize hiç de yabancı gelmiyor. Zira Türkiye’nin geçmişindeki o karanlık başörtüsü yasağı dönemlerinde de başörtüsünü açıkça yasaklayan bir kanun maddesi yoktu.
Sosyal Medyadan Yükselen Ses Kimin Adına Konuşuyor?
Meydan TV’nin aktardığına göre, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, 12 Ekim’de X hesabı üzerinden başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının engellenmesine haklı olarak tepki gösterdi ve bu yanlıştan dönülmesini istedi.
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ise 14 Ekim tarihli yazılı açıklamasında, başörtüsü yasağını doğrudan anmadan Türk devletlerinin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve iç hukukuna saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi. “Her bir Türk Cumhuriyeti kendi içinde müstakil ve egemen bir devlettir” diyen Bahçeli, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sarsılmaz kardeşliği zedeleyebilecek yaklaşımlar karşısında sağduyu, karşılıklı anlayış ve ortak akılla hareket edilmesi çağrısında bulundu.
Kemal Kılıçdaroğlu da 13 Ekim tarihli meclis grubu konuşmasında, kadınların başı açık veya kapalı olmalarına göre ayrıştırılmasına karşı çıktı. Türkiye’nin başörtüsü konusunda geçmişte ağır bir sınavdan geçtiğini, kendi partisinin de bu süreçte sorumluluğu bulunduğunu itiraf etti. Kadınların kıyafetlerini özgürce seçebilmeleri ve eğitimden dışlanmamaları gerektiğini belirterek, “Laikliğin güvencesi kadının başörtüsü değildir.” dedi. Laikliğin asıl güvencesini demokrasi, insan hakları ve herkesin inancına saygı olarak tanımladı.
Yeni Azerbaycan Partisi ise 13 Ekim’de Oktay Saral ve AK Parti milletvekillerini hedef alan bir açıklama yaparak, Türkiye’den gelen bu haklı eleştirileri siyasi baskı ve içişlerine müdahale çerçevesinde değerlendirme yoluna gitti. Böylece bir öğrencinin okula girişini konu alan en temel insan hakları meselesi, devletlerin birbirlerine ne söyleyebileceğine dair siyasi bir krize dönüştürüldü.
Sivil toplum kuruluşları ve medya için de aynı hassasiyeti korumalıyız. Haklı bir tepkiyi ortaya koymak, iki kardeş halkın arasını açma niyetinin kanıtı olamaz. Bu tür oyunlar Türkiye’de çok oynandı. Halkımızın genelde soğukkanlılığını koruması son derece güzel. Örgütlü bir dış müdahale iddiası ileri sürülüyorsa; finansman, koordinasyon veya talimat ilişkisi gibi somut veriler masaya konmalıdır. Bir tepkinin sertliği veya sosyal medyada geniş yankı bulması, tek başına böyle bir operasyonun varlığını kanıtlamaz.
Üç Ana Eksen
Haberler ve kamuoyuna yansıyan açıklamalar, Türkiye olarak bu tartışmayı üç ana eksende değerlendirmemizi gerektiriyor: Birincisi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki derin bağların dış müdahalelerle zedelenebileceği kaygısı; ikincisi ise Bakü yönetiminin bu gerilimi kendi siyasi tercihleriyle ürettiği yorumu. Bu ilk iki yaklaşımı dikkatle sorgulamalıyız; zira kardeşlik eleştiriye kapalı olmak demek değildir ancak eleştiri de kanıtsız suçlamaların bir gerekçesi olamaz. Üçüncü eksen ise başörtüsü konusunda yaşanan olayların, Azerbaycan yönetiminde büyük oranda hâlâ etkisini sürdüren eski komünist politikalara ait bir tezahür olabileceği ihtimalidir.
Birinci Okuma: İşgalci İsrail Bağlantılı Müdahale İddiası
Birinci yaklaşım, başörtüsü krizini Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını bozmayı amaçlayan ve İsrail istihbaratının karanlık oyunlarıyla bağlantılı olan bir tuzak olarak yorumluyor. Bu teze göre, bölgeyi istikrarsızlaştırmayı hedefleyen bazı İsrail gizli servis elemanları ve onların Azerbaycan’daki üst düzey bağlantıları bu sorunun fitilini ateşlemiş olabilir. Medya ve sosyal medya üzerinden köpürtülen gerilimin de iki kardeş ülke arasındaki sarsılmaz bağı zayıflatmak için kullanıldığı öne sürülüyor.
Buradan hareketle şu kritik soruyu sormamız gerekiyor: Bu yasakçı uygulamalar ve konunun köpürtülmesi kimin işine yarıyor? İlk sırada elbette Siyonist İsrail’i ve onun hamisi ABD’yi sayabiliriz. Türkiye ile derin gerilimler ve çatışmalar yaşayan işgalci İsrail’in, iki kardeş ülkenin arasının açılmasından sağlayacağı büyük çıkarı görmek hiç de zor değil. Zira Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler zayıflarsa Azerbaycan, ne yazık ki sorgusuz sualsiz İsrail’in ve ABD’nin kucağına itilecektir. Nitekim Aliyev’in, şimdiden İsrail’e ve ABD Başkanı Trump’a “Karabağ barışını” sağladıkları için teşekkürlerini iletmesi, bu tehlikeli gidişatın bir işaretidir.
İkinci sırada Rusya’yı da sayabiliriz. Ancak Rusya’nın bu olayların içinde yer almaktan nasıl bir çıkarı olabilir? Her fırsatta Rusya’ya kafa tutan Aliyev yönetimi, Türkiye’nin güçlü desteği ve kalkanı olmadan, Rusya ile ilişkilerini eski seviyesine çekmek zorunda kalabilir.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in 7 Ekim tarihli açıklamasında, iki kardeş ülke arasına girmeye çalışan devletlerden ve Azerbaycan’ı hedef alan bazı sosyal medya yapılanmalarından söz etmesi, Türkiye’nin dış müdahale kaygısının resmî siyasette de net bir karşılık bulduğunu gösteriyor. Çelik’in açıklaması belki doğrudan bir İsrail operasyonunun adını koymuyor; ancak ilişkilerin dışarıdan, özellikle de bölgeyi dizayn etmek isteyen şer odakları tarafından zedelenmesine karşı çok güçlü bir siyasi uyarı niteliği taşıyor.
Bu yaklaşımın Türkiye açısından önerdiği çözüm, Sayın İlham Aliyev’le doğrudan temas kurulması ve başörtüsü gibi çağ dışı bir kısıtlamanın derhal kaldırılmasının sağlanmasıdır. Hiçbir soğukkanlılık kisvesi, o gencecik öğrencilerin mağduriyetinin giderilmesini ertelemenin gerekçesi yapılamaz.
C-130 Olayı ve İsrail Operasyonu İddiası
Bugün ne yazık ki bilinen bir gerçek var: Azerbaycan’da İsrail ajanları adeta cirit atıyor. Azerbaycan ile işgalci İsrail arasındaki ilişkiler, tarihte hiçbir zaman bu kadar tehlikeli bir boyutta parlak olmamıştı. Dış müdahale tezinin en vahim ve sarsıcı iddiası ise Azerbaycan’dan havalanan kahraman Türk askerlerine ait kargo uçağının şüpheli bir şekilde düşmesiyle ilgilidir. Bu yoruma göre, C-130E tipi uçağımızın 11 Kasım 2025’te Gürcistan’da düşmesinin arkasında doğrudan İsrail bağlantılı karanlık bir operasyon olabileceği ileri sürülmektedir.
Elbette buradaki resmî kanıtlar sınırlıdır. Millî Savunma Bakanlığımızın 9 Nisan 2026 tarihli açıklamasında, enkaz örneklerinde içeriden veya dışarıdan kaynaklanan herhangi bir patlayıcı madde artığı bulunmadığı ve teknik incelemenin sürdüğü ifade ediliyor. Bu resmî açıklama, İsrail bağlantılı bir sabotaj iddiasını şimdilik doğrudan doğrulamıyor.
Ancak stratejik öneme sahip böyle bir uçağın basit bir kaza sonucu düşmesinin hayatın olağan akışına ne kadar aykırı olduğu da Türkiye kamuoyunda yaygın bir kanaattir. Dikkat edilirse Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, eskiden her fırsatta ziyaret ettiği Can Azerbaycan’a artık gitme konusunda eskisi kadar istekli görünmemektedir. Nitekim son AGİT toplantısına da bizzat katılmak yerine Dışişleri Bakanımızı göndermeyi tercih etmiştir.
İşgalci İsrail ile Yakınlaşmanın Siyasi Bedeli
Aliyev yönetiminin katil İsrail’le kurduğu ve Türkiye’yi haklı olarak rahatsız eden ilişkileri, bu başörtüsü krizinin siyasi arka planı olarak görülmektedir. Zira Azerbaycan Dışişleri Bakanlığının 26 Ocak 2026 tarihli açıklaması, maalesef iki ülke arasındaki ilişkileri karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayanan “stratejik ortaklık” olarak tanımlamaktan çekinmiyor. Yeni Azerbaycan Partisinin 13 Ekim tarihli açıklamasında da işgalci İsrail’le kurulan bu ilişkilere Türkiye’den ve dünyadan yöneltilen eleştiriler açıkça reddediliyor. Bu talihsiz resmî tutum, Bakü yönetiminin, İsrail’le olan karanlık yakınlığını savunmaya ne kadar büyük (ve yanlış) bir önem verdiğini gözler önüne seriyor.
İkinci Okuma: Bakü Türkiye’ye Karşı Kendi Sınırını mı Çiziyor?
Azerbaycan yönetiminin siyasi tercihlerini öne çıkaran bu yorumun, Türkiye cephesinden de incelenebilir dayanakları bulunuyor. Aliyev, 2 Ekim’de Yeni Azerbaycan Partisi kongresinde yaptığı konuşmada, Karabağ zaferini tamamen kendi güçleriyle kazandıklarını vurguladı; dışarıdan himaye ve yönlendirme istemediklerini, silahları bile bedellerini son kuruşuna kadar ödeyerek aldıklarını dile getirdi. Konuşmanın bu ilgili bölümünde Türkiye’nin eşsiz desteğinden ve adından hiç söz edilmiyor. Bu sözleri doğrudan Türkiye’ye yöneltilmiş kesin bir suçlama gibi okumak belki metnin ötesine geçmek olabilir. Ancak Ankara’dan bakıldığında “Bu sözleri başka kimin için söylemiş olabilir?” sorusunun ikna edici bir cevabı da ufukta görünmüyor.
DW Türkçe’nin 14 Ekim tarihli analizinde görüş bildiren siyaset bilimci Ümit Nazmi Hazır, Bakü’nün Karabağ savaşından güçlenerek çıktığını ve artık Ankara ile “daha eşit” bir ilişki arayışında olduğunu değerlendiriyor. Bu durum, başörtüsü krizini, ittifak içindeki nüfuz ve Bakü’nün özerklik arayışıyla birlikte okumaya imkân tanıyor. Yine de bütün bunlar, o çağ dışı yasak düzenlemesinin sırf Türkiye’nin Azerbaycan’daki sevgisini ve etkisini kırmak için kasten hazırlandığının mutlak bir kanıtı sayılamaz.
Üstelik hafızalarımız çok taze; Aliyev’in 31 Aralık 2020’de Türkiye’nin benzersiz siyasi ve manevi desteğine açıkça teşekkür ettiği de resmî kayıtlarda duruyor. Dahası, Karabağ’ın kurtuluş yıl dönümünde kahraman Türk askerlerinin de geçit törenine katıldığı ve Mehmetçiğin Karabağ’ın kurtarılmasında oynadığı tarihî rol tüm dünyaya ilan edilmiştir. Çok daha ilginç olanı, Batılı ülkelerin bile Karabağ savaşında Türk askerlerinin ve özellikle Türk SİHA’larının sahadaki belirleyici gücünü açıkça itiraf etmeleridir.
Üçüncü Okuma: Sovyet Mirası Liderden Sonra da Yaşayabilir
Üçüncü yaklaşım İlham Aliyev’in babası Haydar Aliyev’in geçmişte Sovyet yönetiminde yer aldığı tarihsel gerçeğine dayanmaktadır. Kendi adını taşıyan vakfın resmî biyografisinde, Haydar Aliyev’in 1982’de Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbürosu üyeliğine ve SSCB Bakanlar Kurulu Birinci Başkan Yardımcılığına getirildiği belirtilmektedir. Bakü yönetiminin resmî söyleminde ve uygulamalarında, İlham Aliyev’in yürüttüğü siyaset “Haydar Aliyev mirasının ve siyasi çizgisinin başarıyla devam ettirilmesi” olarak kabul edilir. Bu nedenle, Bakü’nün günümüzdeki bazı yasakçı uygulamalarını, değişmeden sürdürülen eski Marksist-Leninist program çerçevesinde açıklayanlar da bulunmaktadır.
Türkiye Olarak Kardeşliğin Gereği: O Okul Kapılarını Açtırmak
Türkiye ile Azerbaycan arasında büyük bir kopuşun yaşanacağını söylemek için elbette henüz çok erken. DW’nin analizinde de belirtildiği gibi, sertleşen açıklamalara rağmen iki devlet arasındaki güçlü savunma iş birliği tavizsiz şekilde sürüyor. Ancak bu gerilimin geleceği, bugün alınacak kararlara ve yarın kullanılacak üsluba bağlı olarak şekillenecektir.
Ankara’nın, Azerbaycan’ın egemenliğine sonuna kadar saygı göstermesi ile başörtülü kızlarımızın eğitim hakkını savunması birbiriyle asla çelişmez. Aksine bu, Türkiye’nin abilik ve kardeşlik görevidir. Bakü yönetimi de Türkiye’den gelen bu yapıcı eleştirileri otomatik olarak bir düşmanlık veya içişlerine müdahale saymaktan vazgeçip, uyguladığı bu çağ dışı yasağın sonuçlarını derhal gözden geçirmelidir. Diplomasi, o gencecik öğrencilerin yeniden okullarına dönmesini sağlayacak açık ve kalıcı güvenceleri hızla üretmek zorundadır. En temel insan hakkı olan eğitim hakkının kullanılması, iki liderin kişisel yakınlığına veya zaman alacak geçici bir ikna sürecine kurban edilemez.
Başörtüsü takmak isteyenin de istemeyenin de özgürlüğünü sonuna kadar koruyan, Türkiye’nin de benimsediği bu kucaklayıcı yaklaşım, laiklik tartışmasını çok daha sağlam ve demokratik bir zemine oturtur. Türkiye’de geçmişte yaşadığımız o acı başörtüsü mağduriyetlerini bugün hatırlamamızın asıl anlamı da, benzer dışlanmaların canımız, kanımız olan Azerbaycan’da tekrarlanmasına en yüksek perdeden itiraz edebilmektir.
Kardeşliğin gerçek samimiyeti, en zor soruları bile birbirimizin gözünün içine bakarak sorabildiğimizde ortaya çıkar. Bugün Türkiye olarak Bakü’ye yönelttiğimiz soru çok açıktır: Söz konusu eğitim hakkı olduğunda, gencecik bir öğrenciyi o okul kapısında neden bekletiyorsunuz?

Bir yanıt yazın