Ahlak Delili
Cumartesi, 15 Ağustos 2015 21:52 Prof. Dr. İlhan Yıldız İzlenimler: 14861
Felsefe tarihinde bazı düşünürler Allah’ın varlığını dış dünyadan hareketle temellendirmeye çalışmışlardır.
Kimileri kâinattaki düzenden hareket etmiş, kimileri varlığın kendisinden yola çıkmış, kimileri de sebep-sonuç zincirini takip ederek bir ilk sebebe ulaşmak istemiştir.
İmmanuel Kant ise farklı bir yol açar.
Saf Aklın Kapısından Giremeyen Tanrı, Pratik Aklın Kapısından Nasıl Girer?
Burada Kant’ın iki büyük kitabı arasındaki ilişkiyi iyi görmek gerekir:
Saf Aklın Eleştirisi ve Pratik Aklın Eleştirisi.
Kant, Saf Aklın Eleştirisi adlı eserinde insan aklının bilgi bakımından sınırlarını çizer.
Ona göre insan aklı, tecrübe alanının dışına çıktığında kesin bilgi üretemez.
Yani insan, duyularıyla ve tecrübesiyle kavrayamadığı metafizik alan hakkında matematiksel ya da deneysel kesinlikte bilgi ortaya koyamaz.
Bu yüzden Kant’a göre Tanrı, ruhun ölümsüzlüğü ve özgürlük gibi kavramlar teorik aklın kesin bilgi nesneleri haline getirilemez.
Başka bir ifadeyle Tanrı, Saf Aklın Eleştirisi kitabında klasik metafizik delillerle ispat edilen bir varlık olarak kendisine yer bulamaz.
Kant burada ontolojik delili, kozmolojik delili ve teleolojik delili teorik bilgi bakımından yetersiz bulur.
Çünkü ona göre teorik akıl, tecrübenin dışındaki aşkın varlık alanına geçtiğinde sınırını aşar.
Fakat bu, Kant’ın Tanrı’yı tamamen dışladığı anlamına gelmez.
Tam tersine, Kant burada çok dikkatli bir ayrım yapar.
Teorik akıl Tanrı’yı bilgi nesnesi olarak ispatlayamaz.
Ama pratik akıl Tanrı’yı ahlaki hayatın zorunlu şartı olarak yeniden gündeme getirir.
İşte bu sebeple Saf Aklın Eleştirisi kitabında kendisine bilgi alanında yer bulamayan Tanrı, Pratik Aklın Eleştirisi kitabında ahlak alanında kendisine yer bulur.
Kant’ın meşhur tavrı burada ortaya çıkar:
Teorik akıl “Tanrı’yı bilemezsin” der.
Pratik akıl ise “Tanrı’yı ahlaki bakımdan varsaymak zorundasın” der.
Bu çok önemli bir farktır.
Kant, Tanrı’yı laboratuvarın, geometrinin veya fiziksel tecrübenin konusu yapmaz.
Fakat insanın içindeki ahlak yasasını ciddiye aldığında, Tanrı fikrinin kaçınılmaz biçimde geri döndüğünü söyler.
Çünkü ahlak yasası insana sadece “iyi davran” demez.
Aynı zamanda şunu da ima eder:
İyilik anlamsız değildir.
Erdem boşa gitmemelidir.
Kötülük nihai olarak galip gelmemelidir.
Ahlak evrenin kenarında unutulmuş bir insan duygusu olmamalıdır.
İşte Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi kitabındaki temel mesele budur.
Ahlak yasası, insanı en yüksek iyi fikrine götürür.
En yüksek iyi ise erdem ile mutluluğun nihai olarak birleştiği bir düzen demektir.
Fakat bu dünyada erdem ile mutluluk her zaman birleşmez.
İyi insanlar çoğu zaman acı çeker.
Kötü insanlar çoğu zaman rahat yaşar.
Dürüst insan kaybedebilir.
Zalim insan kazanabilir.
Bu durumda ahlak yasasının talep ettiği nihai adalet, bu dünyanın sınırları içinde tam olarak gerçekleşmez.
O halde pratik akıl şu sonuca ulaşır:
Ahlak yasası gerçekse, en yüksek iyi de mümkün olmalıdır.
En yüksek iyi mümkün olacaksa, erdem ile mutluluğu nihai olarak uzlaştıracak aşkın bir adalet düzeni bulunmalıdır.
Bu aşkın adalet düzeninin teminatı ise Allah’tır.
Böylece Tanrı, Kant’ta teorik aklın ispat ettiği bir nesne olarak değil; pratik aklın zorunlu postulatı olarak yerini alır.
Yani Tanrı, Saf Aklın Eleştirisinde bilgi alanından çıkarılır; fakat Pratik Aklın Eleştirisinde ahlak alanında yeniden zorunlu hale gelir.
Kant’ın yaptığı şey basit bir inkâr değildir.
O, Tanrı’yı aklın yanlış kullandığı metafizik ispatların elinden alır; ahlak yasasının, özgürlüğün, sorumluluğun ve nihai adaletin merkezine yerleştirir.
Bu yüzden Kant’ın felsefesinde Tanrı, teorik merakın değil, ahlaki zorunluluğun konusudur.
Saf akıl Tanrı hakkında susar.
Pratik akıl ise ahlakın tamamlanması için Tanrı’yı ister.
Daha açık söyleyelim:
Saf Aklın Eleştirisi’nde Tanrı bilginin konusu olamaz.
Pratik Aklın Eleştirisi’nde Tanrı ahlakın zorunlu ufku haline gelir.
İşte Kant’ın ahlak delilini güçlü yapan nokta tam da burasıdır.
Tanrı, dış dünyada aranıp bulunamayan bir nesne gibi değil; insanın içindeki ahlak yasasının nihai anlamını mümkün kılan aşkın varlık olarak düşünülür.
Kant’ın ifadesiyle teorik aklın teminat altına alamadığı Tanrı, pratik aklın zorunlu talebi haline gelir. Stanford Felsefe Ansiklopedisi de Kant’ta teorik aklın Tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük gibi postulatları ancak imkânsız olmadıkları ölçüde kabul edebildiğini; buna karşılık ahlaki yükümlülüklerimizin pratik akıl bakımından bu postulatlara inancı talep ettiğini açıklar.
Kant’ın din felsefesini ele alan yorumlarda da aynı ayrım vurgulanır: Kant, dini teorik aklın bilgi alanının dışına çıkarır; fakat onu pratik aklın ihtiyaçları üzerine yeniden temellendirir.
Nitekim Pratik Aklın Eleştirisinde ahlak yasasının “en yüksek iyi”yi talep etmesiyle birlikte özgürlük, ruhun ölümsüzlüğü ve Tanrı fikri pratik aklın postulatları olarak yeniden sahneye çıkar. Kant’ın kendi metninde de pratik yasanın, teorik aklın güvence altına alamadığı kavramlara pratik gerçeklik kazandırdığı ifade edilir.
Şİmdi biraz Kant’ın “ahlak delili“nin detaylarına bakalım:
O, Allah’ın varlığını yıldızlardan, dağlardan, tabiattaki düzenden ya da kozmolojik zincirlerden hareketle değil; insanın içindeki ahlak yasasından hareketle düşünür.
Başka bir ifadeyle Kant’ın yolu dışarıdan içeriye değil, içeriden yukarıya doğrudur.
İnsanın içinde öyle bir ses vardır ki, bu ses ona sadece “şunu yaparsan fayda görürsün” demez.
Sadece “böyle davranırsan mutlu olursun” da demez.
Sadece “toplum seni ayıplamasın diye iyi davran” da demez.
Bu ses insana çok daha kesin, çok daha ciddi, çok daha sarsıcı bir şey söyler:
“Doğru olanı yapmalısın.”
İşte Kant’ın ahlak felsefesinin başladığı yer burasıdır.
Ahlak, Menfaat Hesabı Değildir
Felsefe kitaplarına baktığımızda iki tür ahlak teorisi ile karşılaşıyoruz:
- Davranışların sonuçlarına göre şekillenmiş teoriler.
- Davranışları başladıkları ilkelere bakarak değerlendiren teoriler.
Birinci kategoriye giren teoriler, etik eylemleri, ürettikleri yarar ve zarar ölçütüne göre değerlendirirler.
İkinci kategorideki etik teorilerin en kapsamlı ve gelişmiş olanı Immanuel Kant’ın geliştirmiş olduğu “ödev ahlakı” teorisidir.
Bu teoriye göre pratik aklın yapısında a priori, yani tecrübeden önce gelen, doğuştan ve zorunlu olarak işleyen bir ahlaksal kanun mevcuttur.
Kant’a göre ahlaki olarak sonuçlar değil, bilakis eyleme karar verilirken takip edilen ilke önemlidir.
Bir insan iyilik yapabilir.
Ama niçin iyilik yapıyor?
Menfaat için mi?
Şöhret için mi?
Sevap hesabını bile sadece ticari bir kazanç mantığıyla mı düşünüyor?
Toplum onu alkışlasın diye mi?
Yoksa doğru olan bu olduğu için mi?
Kant’ın sorusu budur.
Ona göre bir eylemin ahlaki değerini belirleyen şey, sadece dışarıdan bakıldığında iyi görünmesi değildir. Bir eylemin ahlaki değerini belirleyen şey, o eylemin hangi niyetle, hangi ilkeyle ve hangi görev duygusuyla yapıldığıdır.
Bu yüzden Kant’a göre eşya türlerinin sadece biri özünde iyidir ve o da **“iyi niyet”**tir.
İyi niyet, çıkar için değil; görev için iyiyi istemektir.
İradeyi İyi Yapan Nedir?
İrade, insanlarda bulunur; hayvan ve diğer varlıklarda bulunmaz.
Rasyonel ahlaki seçim bizim gücümüzdür.
Onun varlığı, insanlara doğuştan gelen bir adalet duygusu ve iyi niyet imkânı verir.
Peki, iradeyi iyi yapan nedir?
Kant’a göre irade, eğilimlere yani heves ve arzuya göre değil, görev duygusu ile hareket ettiğinde iyidir.
Eğilimlerle hareket etmek ne anlama geliyor?
Çıkar, menfaat ve yarar düşüncesi ile hareket etmek demektir.
“Görev saikiyle hareket etmek” ne anlama geliyor?
Kant’a göre bu, doğuştan gelen yani a priori ahlak yasalarına uyarak hareket etmektir.
Burada çok önemli bir ayrım vardır.
Bir insan iyilik yaparken, sadece kendi mutluluğunu, kendi çıkarını, kendi hesabını düşünüyorsa, o eylem dışarıdan güzel görünse bile tam anlamıyla ahlaki değildir.
Çünkü ahlak, Kant’a göre, insanın kendisine fayda sağlayan şeyi seçmesi değil; insanın doğru olanı, sırf doğru olduğu için seçmesidir.
Kategorik İmperatif Nedir?
Kant’ın ahlak felsefesinin merkezinde kategorik imperatif vardır.
Türkçeye genellikle “kategorik buyruk” ya da “kesin emir” diye çevrilir.
Peki kategorik imperatif ne demektir?
Kategorik imperatif, herhangi bir şarta bağlı olmayan ahlaki emirdir.
Mesela şu tür emirler şartlıdır:
“Başarılı olmak istiyorsan çalış.”
“Sağlıklı olmak istiyorsan spor yap.”
“Sevilmek istiyorsan nazik davran.”
Bunlar Kant’ın diliyle hipotetik imperatif, yani şartlı buyruktur.
Çünkü hepsi bir amaca bağlıdır.
Başarılı olmak istemiyorsan çalışmak zorunda değilsin.
Sağlıklı olmak istemiyorsan spor yapmak zorunda değilsin.
Sevilmek istemiyorsan nazik davranmayı önemsemeyebilirsin.
Ama ahlak böyle değildir.
Ahlak sana şöyle demez:
“İstersen dürüst ol.”
“İşine gelirse yardım et.”
“Menfaatin varsa sözünde dur.”
Ahlak şöyle der:
“Dürüst olmalısın.”
“Zorda kalana yardım etmelisin.”
“Verdiğin sözü tutmalısın.”
İşte kategorik imperatif budur.
Şartsız, kesin, evrensel ve bağlayıcı ahlaki emir.
Kant bunu şöyle formüle eder:
“Öyle bir ilkeye dayanarak hareket et ki, bu ilke tüm insanlar için geçerli bir prensip olabilsin.”
Yani yaptığın şeyi sadece kendin için değil, bütün insanlık için yasa haline getirebiliyor musun?
Kendi davranışını evrensel bir kanuna dönüştürdüğünde dünya yaşanabilir kalıyor mu?
Herkes senin yaptığını yapsa, ahlak çöker mi, yoksa güçlenir mi?
İşte Kant’ın ahlak algoritması burada başlar.
Kant’ın Ahlak Algoritması
Kant’a göre her ahlaksal eylemimizde, bu eylemi yönlendirecek sübjektif ilkemizi sorgulamalıyız.
Bu sorgulama basit ama çok güçlü bir algoritma ile yapılabilir:
1. Eylem planını belirle.
Ben ne yapmak istiyorum?
Mesela:
“Zor durumda olan birine yardım etmeyeceğim.”
Ya da:
“Çıkar sağlamak için tutamayacağım bir söz vereceğim.”
2. Bu eylemin arkasındaki ilkeyi bul.
Ben bu davranışı hangi kurala dayanarak yapıyorum?
Mesela:
“Bana faydası olmayan insana yardım etmek zorunda değilim.”
Ya da:
“Menfaatim varsa yalan söz verebilirim.”
3. Bu ilkeyi evrenselleştir.
Herkes böyle davransa ne olur?
Mesela:
“Herkes, kendisine faydası olmayan insana yardım etmesin.”
Ya da:
“Herkes, çıkarı için tutamayacağı sözler versin.”
4. Evrenselleştirilen ilke kendi kendini çökertiyor mu?
Eğer herkes sözünde durmazsa, söz vermenin anlamı kalır mı?
Eğer herkes zorda kalana yardım etmeyi reddederse, insanlık güvenli bir ahlaki düzen içinde yaşayabilir mi?
5. Bu ilkeye göre yaşanacak bir dünyayı gerçekten isteyebilir miyim?
Bir gün ben de zor durumda kalabilirim.
Bir gün ben de yardıma muhtaç olabilirim.
Bir gün ben de başkasının dürüstlüğüne ihtiyaç duyabilirim.
O zaman herkesin bencil, yalancı ve duyarsız olduğu bir dünyayı isteyebilir miyim?
6. Sonuç ver.
Eğer ilke evrenselleştirildiğinde kendi kendini çökertiyorsa, o eylem ahlaki değildir.
Eğer herkesin uygulayabileceği, insan onurunu koruyan, çelişkisiz ve evrensel bir ilke ise, o eylem ahlakidir.
İşte Kant’ın ahlak yasası budur.
Bu yasa dışarıdan gelen geçici bir emir değildir.
Bu yasa insan aklının derininde işleyen evrensel bir ilkedir.
Ve Kant’a göre insan, bu ilke sayesinde sadece doğadaki bir canlı olmaktan çıkar; ahlaki sorumluluk taşıyan özgür bir varlık haline gelir.
İyi Samiriyeli Hikâyesi ve Kant’ın Ahlak Testi
Buna bir örnek verebilir miyiz?
Sanırım Kant’ın “Kötü Samiriyeli” metaforu iyi bir örnek olabilir.
“Kötü Samiriyeli” ne demek?
Aslında bu metafor İncil’den ilham alınarak üretilmiş.
Ancak İncil’de kötü değil, “İyi Samiriyeli” metaforu var.
Önce İncil’deki hikâyeye kısaca bakalım:
Hırsızlar bir adamı soyuyorlar; bununla da yetinmeyip acımasızca dövüyorlar.
Adam perişan vaziyette yerde yatıyorken yoldan bir rahip geçiyor, ancak yolun karşısına geçerek ona yardım etmiyor.
Daha sonra bir Levilili geçiyor. O da yolunu değiştirip bu adama yardım etmiyor.
En son bir Samiriyeli geçiyor.
O dönemin dinî ve toplumsal algısında Samiriyeliler hor görülen, dışlanan, makbul sayılmayan bir topluluk olarak kabul ediliyordu.
Fakat hikâyede asıl insanlık dersini veren kişi odur.
Yaralı vaziyette yatan adamın yardımına koşuyor.
Yaralarının üzerine yağ ve şarap dökerek onları temizliyor.
Adamı eşeğine bindirip bir hana götürüyor.
Orada adama yiyecek ve bakım imkânı sağlıyor.
Hancıya dönerek, “Benim biraz işim var; dönünceye kadar bu adam ne isterse ver; ben döndüğümde ödeyeceğim” diyor.
Hz. İsa bu hikâyeyi temel alıp gerçek komşuluk, gerçek dindarlık ve gerçek insanlık budur anlamında bir ders veriyor.
Bu hikâye İncil’de “İyi Samiriyeli / Good Samaritan” hikâyesi olarak geçiyor.
Luke 10:25-37.
Şimdi bunu Kant’ın ahlak algoritmasına uygulayalım.
Kötü Samiriyeli Algoritması
Eylem planı:
Zor durumda olan ve bana ücretini ödeyemeyecek olan bir adama yardım etmeyi reddederim.
İlke:
Bana fayda sağlamayacak insana yardım etmek zorunda değilim.
Genelleştirme:
Herkes, zor durumda olan ve kendisine ücret ödeyemeyecek kişiye yardım etmeyi reddedebilir.
Tasavvur testi:
Böyle bir dünya tasavvur edilebilir mi?
Evet, edilebilir.
İnsanlar birbirinin acısına ilgisiz kalabilir.
Herkes kendi çıkarını düşünebilir.
Yaralı bir insan yol kenarında ölüme terk edilebilir.
Evrensel yasa testi:
Peki bunun evrensel bir yasa olması mümkün müdür?
Muhtemelen hayır.
Çünkü bu ilke evrenselleştirildiğinde insanlık dayanışması çöker.
Yardım, merhamet, güven ve karşılıklı sorumluluk ortadan kalkar.
İrade testi:
Ben böyle bir dünyada yaşamayı gerçekten isteyebilir miyim?
Hayır.
Çünkü yarın zor durumda olan ben de olabilirim.
Yarın yolda yaralı kalan benim çocuğum, kardeşim, annem veya babam olabilir.
Herkesin sadece menfaatine göre davrandığı bir dünyada insan hayatı korunamaz.
Sonuç:
Bu eylem planına göre hareket edilemez.
Yani Kant’a göre Kötü Samiriyeli’nin davranışı ahlaki değildir.
Peki İyi Samiriyeli’nin davranışı neden ahlakidir?
Çünkü onun eyleminin arkasında şöyle bir ilke vardır:
“Zor durumda olan insana, ondan çıkar beklemeden yardım edilmelidir.”
Bu ilke evrenselleştirilebilir.
Herkes böyle davransa dünya ahlaken daha yaşanabilir olur.
Bu ilke kendi kendini çökertmez.
İnsan onurunu korur.
Ahlak yasasına uygundur.
İşte kategorik imperatifin gücü buradadır.
O bize sadece “iyi davran” demez.
İyiliğin gerçekten evrensel, tutarlı ve insan onuruna uygun olup olmadığını test ettirir.
Yalan Söz Örneği
Başka bir örnek daha verelim.
Eylem planı:
Çıkar sağlamak için tutamayacağım sözler verebilirim.
İlke:
Menfaatim olduğunda yalan vaatlerde bulunabilirim.
Genelleştirme:
Herkes çıkar sağlamak amacıyla tutamayacakları sözler verebilir.
Çelişki testi:
Bu durum kendi içinde çelişkilidir.
Çünkü eğer herkes verdiği sözü tutmazsa, söz vermenin anlamı ve geçerliliği kalmaz.
Söz kurumu çöker.
İnsanlar artık kimsenin vaadine inanmaz.
Dolayısıyla “yalan söz verme” ilkesi evrensel yasa haline geldiğinde kendi kendini yok eder.
Sonuç:
Bu eylem planına göre hareket edilemez.
Çünkü ahlak yasasına aykırıdır.
Buradan Allah’a Nasıl Ulaşılır?
Şimdi asıl soruya gelelim.
Kant’ın ahlak delili ile Allah’ın varlığı nasıl temellendirilir?
Kant’ın düşüncesini dikkatle takip edersek, karşımıza şu zincir çıkar:
İnsanın içinde evrensel ve zorunlu bir ahlak yasası vardır.
Bu ahlak yasası insana sadece tavsiyede bulunmaz; ona emir verir.
Bu emir çıkar hesabına, toplumsal alkışa, korkuya veya menfaate bağlı değildir.
İnsan, ahlak yasası karşısında kendisini sorumlu hisseder.
Sorumluluk varsa özgürlük de olmalıdır.
Çünkü özgür olmayan bir varlık ahlaken sorumlu tutulamaz.
O halde ahlak yasası bize insanın özgür olduğunu gösterir.
Fakat mesele burada bitmez.
Ahlak yasası insana sadece “iyi ol” demez.
Aynı zamanda daha büyük bir hedefi de zorunlu kılar:
En yüksek iyi.
Kant’ın “en yüksek iyi” dediği şey, erdem ile mutluluğun birleşmesidir.
Yani ahlaklı insanın mutluluğa layık olduğu, kötülüğün ise nihai olarak ödüllendirilmediği bir düzen.
Fakat dünyaya baktığımızda acı bir gerçek görürüz.
Her zaman iyiler mutlu değildir.
Her zaman kötüler cezalandırılmaz.
Bazen dürüst insan kaybeder.
Bazen zalim insan kazanır.
Bazen merhametli olan ezilir.
Bazen hilekâr olan yükselir.
Eğer dünya sadece gördüğümüz dünyadan ibaretse, ahlak yasası ile hayatın fiili düzeni arasında büyük bir uçurum vardır.
İşte Kant burada çok önemli bir sonuca ulaşır.
Ahlak yasası bizden en yüksek iyiyi istemektedir.
Fakat en yüksek iyinin gerçekleşebilmesi için erdem ile mutluluk arasında nihai bir uyum bulunmalıdır.
Bu uyumu kör tabiat garanti edemez.
Tesadüf garanti edemez.
Menfaat düzeni garanti edemez.
Siyaset garanti edemez.
Toplum garanti edemez.
O halde ahlak düzeni ile varlık düzenini birleştiren aşkın bir irade gerekir.
İşte bu irade Allah’tır.
Kant’ın Ahlak Delilinin Mantığı
Kant’ın ahlak delilini şu şekilde formüle edebiliriz:
1. İnsan ahlak yasasını içinde zorunlu olarak hisseder.
Bu yasa kişisel keyif, toplumsal gelenek veya menfaat hesabı değildir.
Evrensel ve bağlayıcıdır.
2. Ahlak yasası özgürlüğü zorunlu kılar.
Çünkü insan özgür değilse, ona “yapmalısın” demenin anlamı yoktur.
Ahlaki emir, insanın özgür olduğunu varsayar.
3. Ahlak yasası en yüksek iyiyi hedefler.
İnsan sadece görevini yapmakla kalmaz; ahlaki düzenin nihai olarak anlamlı olmasını da ister.
İyi insanın iyiliğinin boşa gitmediği, kötülüğün nihai olarak galip gelmediği bir düzen, ahlaki aklın zorunlu talebidir.
4. Bu dünyada erdem ile mutluluk tam olarak birleşmez.
Tecrübemiz bize gösteriyor ki, dünya her zaman adil değildir.
Nice iyi insan acı çeker.
Nice kötü insan rahat yaşar.
5. Ahlakın nihai anlamı için bu adaletin tamamlanması gerekir.
Eğer ahlak yasası gerçekse, onun hedeflediği en yüksek iyi de imkânsız olmamalıdır.
Akıl, imkânsız olanı ahlaki görev olarak emretmez.
6. En yüksek iyinin gerçekleşebilmesi için Allah’ın varlığı gerekir.
Çünkü ancak Allah, ahlak düzeni ile mutluluk düzenini nihai olarak uzlaştırabilir.
Ancak Allah, insanın içindeki ahlak yasasının evrendeki karşılığını garanti edebilir.
Ancak Allah, iyiliğin boşa gitmediği, kötülüğün nihai olarak hükümran olmadığı bir düzenin teminatı olabilir.
Sonuç:
O halde Allah’ın varlığı, Kant’ın ahlak felsefesinde keyfi bir inanç değil; pratik aklın zorunlu sonucudur.
Bu, matematiksel bir ispat gibi değildir.
Bu, laboratuvarda gösterilen deneysel bir ispat da değildir.
Bu, ahlaki hayatın anlamlı olabilmesi için pratik aklın ulaştığı zorunlu bir hükümdür.
Kant’ın ifadesiyle Allah, teorik aklın nesnesi olarak ispatlanamaz belki; ama pratik aklın zorunlu postulatı olarak kabul edilmek zorundadır.
Yani insan ahlakı ciddiye alıyorsa, Allah fikrinden kolayca vazgeçemez.
Allah Bir Korkuluk Değil, Ahlakın Nihai Ufku
Burada Kant yanlış anlaşılmamalıdır.
Kant, Allah’ı basit bir korku mekanizması olarak düşünmez.
Yani “insanlar kötülük yapmasın diye Allah varmış gibi davranalım” demek, Kant’ın ahlak delilini zayıf okumaktır.
Daha güçlü okuma şudur:
İnsanın içinde evrensel bir ahlak yasası vardır.
Bu yasa, insanın hayvanlardan farklı olarak sorumlu, özgür ve akıl sahibi bir varlık olduğunu gösterir.
Bu yasa, iyiliğin sadece fayda hesabı olmadığını gösterir.
Bu yasa, insan onurunun pazarlık konusu yapılamayacağını gösterir.
Bu yasa, evrensel bir ahlaki düzen fikrini zorunlu kılar.
Bu düzenin nihai teminatı ise Allah’tır.
Bu anlamda Kant’ın ahlak delili şunu söyler:
Ahlak varsa, özgürlük vardır.
Ahlak varsa, sorumluluk vardır.
Ahlak varsa, en yüksek iyi fikri vardır.
En yüksek iyi varsa, onu mümkün kılacak aşkın bir adalet kaynağı gerekir.
Bu aşkın adalet kaynağı Allah’tır.
Dini Ahlak Meselesi
Burada bir itiraz gelebilir.
Kant, ahlakın kaynağını doğrudan dinî emirlere değil, aklın özündeki ahlak yasasına bağlar.
Bu doğru.
Fakat bundan şu sonuç çıkmaz:
“Din ahlaka zarar verir.”
Ya da:
“Allah ahlak için gereksizdir.”
Kant’ın asıl itirazı, insanın ahlaklı davranırken sadece ödül ve ceza hesabıyla hareket etmesinedir.
Yani bir insan iyiliği sadece menfaat için yapıyorsa, ister dünyevi menfaat için yapsın ister uhrevi menfaat için, burada ahlakın saflığı zedelenir.
Fakat bir insan Allah’ın emrini, hakikatin ve iyiliğin emri olarak görüyor; iyiliği sırf iyi olduğu için yapıyor; insan onurunu Allah’ın yarattığı bir değer olarak koruyorsa, burada din ahlakı yok etmez.
Bilakis ahlakı daha yüksek bir zemine taşır.
Bu noktada Kant’ın ahlak delili ile dinî ahlak arasında bir köprü kurulabilir.
Ahlak yasası insanın içinde konuşur.
Din ise bu yasanın nihai kaynağını ve nihai ufkunu gösterir.
İnsan aklı ahlak yasasını fark eder.
Allah ise bu ahlak yasasının evrensel anlamını, nihai adaletini ve ebedî tamamlanmasını mümkün kılar.
Samiriyeli Hikâyesinden Allah’a Giden Yol
İyi Samiriyeli hikâyesine tekrar dönelim.
Yol kenarında yaralı bir adam var.
Rahip geçiyor, yardım etmiyor.
Levilili geçiyor, yardım etmiyor.
Samiriyeli geçiyor, yardım ediyor.
Şimdi Kant’ın kategorik imperatifine göre soralım:
Zorda kalana yardım etmemek evrensel yasa olabilir mi?
Hayır.
Çünkü böyle bir dünyada insanlık çöker.
Zorda kalana yardım etmek evrensel yasa olabilir mi?
Evet.
Çünkü böyle bir dünyada insan onuru korunur.
Peki bu ahlak yasasının ciddiyeti nereden geliyor?
Neden yardım etmek sadece duygusal bir tercih değil de ahlaki bir zorunluluktur?
Neden yaralı adama yardım etmeyen rahip sadece “farklı bir tercih” yapmış sayılmaz da ahlaken eksik davranmış sayılır?
Neden Samiriyeli’nin davranışı sadece sempatik değil, aynı zamanda doğru kabul edilir?
İşte bu sorular bizi Kant’ın ahlak delilinin kalbine götürür.
Çünkü insan, ahlak yasasını basit bir beğeni gibi yaşamaz.
Onu bir zorunluluk olarak yaşar.
Yardım etmeliydin.
Yalan söylememeliydin.
Sözünde durmalıydın.
Masuma zarar vermemeliydin.
Zayıfı ezmemeliydin.
Bu “meli/malı” dili, insanın içinde sadece psikolojik bir duygu değil, normatif bir yasa bulunduğunu gösterir.
Yasa varsa sorumluluk vardır.
Sorumluluk varsa özgürlük vardır.
Özgürlük varsa ahlaki hesap vardır.
Ahlaki hesap varsa nihai adalet sorusu vardır.
Nihai adalet sorusu varsa Allah fikri kaçınılmaz hale gelir.
Sonuç: Kant Allah’a Ahlaktan Ulaşır
Kant’ın ahlak delili bize şunu öğretir:
Allah’a giden yol sadece gökyüzünden, yıldızlardan, tabiat düzeninden geçmez.
Bazen Allah’a giden yol, insanın içinde yankılanan şu cümleden geçer:
“Bunu yapmalısın, çünkü doğru olan budur.”
Bu cümle basit değildir.
Bu cümle insanı menfaatin üstüne çıkarır.
Bu cümle insanı hayvanî arzuların üstüne çıkarır.
Bu cümle insanı sadece yaşayan bir canlı olmaktan çıkarır, sorumlu bir varlık haline getirir.
Kant’ın ahlak delili de tam burada doğar.
İnsan ahlak yasasını içinde hisseder.
Bu yasa özgürlüğü gerektirir.
Özgürlük sorumluluğu gerektirir.
Sorumluluk en yüksek iyiyi gerektirir.
En yüksek iyi ise erdem ile mutluluğun, iyilik ile adaletin, ahlak ile varlık düzeninin birleşmesini gerektirir.
Bu birleşmeyi sağlayacak olan ise kör tabiat değil, Allah’tır.
Bu yüzden Kant’ın ahlak delili, Allah’ın varlığını teorik aklın soğuk kavramlarıyla değil; pratik aklın, vicdanın ve ahlaki sorumluluğun sıcak zorunluluğuyla temellendirir.
Kant’ın ahlak Tanrısı, boşluğu doldurmak için icat edilmiş bir korkuluk değildir.
O, ahlakın nihai anlamını mümkün kılan aşkın adalet kaynağıdır.
Kısacası:
Eğer ahlak gerçekse, insan özgürdür.
Eğer insan özgürse, sorumludur.
Eğer sorumluluk gerçekse, nihai adalet gereklidir.
Eğer nihai adalet gerekliyse, Allah’ın varlığı pratik akıl açısından zorunludur.
Kant’ın ahlak delili budur.
Ve bu delil bize şunu söyler:
İnsanın içindeki ahlak yasası, onu kendi içine kapatmaz.
Bilakis onu Allah’a doğru açar.
Not: Bu yazı makale, köşe yazısı vs. gibi akademik bir yazı değildir. Sadece ders notu olarak kullanılmaktadır.
Son Güncelleme: Çarşamba, 26 Nisan 2023 12:14

Bir yanıt yazın